Responsive Ad Slot

Söyleşiler

Söyleşi

Başçiftlik'in Fessiz Kızı; Emine AÇIKEL'in Hikayesi

Yıl 1913. Osmanlı vilayeti olan Yemen yine isyanlarla çalkalanır. Seferberlik ilan edilir, gidenlerin dönmediği Yemen için. Anadolu çocukları yola çıkmaya hazırdır ve vedalaşırlar sevdikleriyle. Başçiftlik'ten Mehmet cebinden çıkardığı küçük bir mendili nişanlısı Emine’ye uzatıp; "Al, bu mendil benden sana hediye ve emanetimdir. Eğer sağ salim dönersem bana iade edersin. Yok, eğer dönmeyecek olursam, bu emanetimi kefeninle beraber ahirete getir orada ver bana." der, koyulur yollara... Başçiftlik'in Fessiz Kızı; Emine AÇIKEL'in bilinmeyen hikayesi değerli büyüğümüz Nihat AYMAK'ın kaleminden sizlerle...
Yıl 1913. Osmanlı vilayeti olan Yemen yine isyanlarla çalkalanır. Seferberlik ilan edilir, gidenlerin dönmediği Yemen için. Anadolu çocukları yola çıkmaya hazırdır ve vedalaşırlar sevdikleriyle. Başçiftlik'ten Mehmet cebinden çıkardığı küçük bir mendili nişanlısı Emine’ye uzatıp;
"Al, bu mendil benden sana hediye ve emanetimdir. Eğer sağ salim dönersem bana iade edersin. Yok, eğer dönmeyecek olursam, bu emanetimi kefeninle beraber ahirete getir orada ver bana." der, koyulur yollara...  Başçiftlik'in Fessiz Kızı; Emine AÇIKEL'in bilinmeyen hikayesi değerli büyüğümüz Nihat AYMAK'ın kaleminden sizlerle...

Yıl 1329, yeni takvime göre 1913 Tokat ili Reşadiye ilçesinin en uzak ve en büyük köylerinden Başçiftlik yine bir azaplık zamanını yaşamaktadır. Mayıs sonu gibi göçülüp, Ağustos sonu gibi gelinir yayladan. Yaylaya göçerken ayrı bir heyecan yaşar insanlar. Bir bayram, bir düğün coşkusu içinde genç kızlar ve taze gelinler en güzel kıyafetleri ve başlarındaki fesleri ile göz doldururlar.
Kadınlar genelde yaylada, erkekler köyde olurlar üç ay kadar. Ekin harman işleri, nadasa bırakılan tarlaların herk edilmesi bu aylara denk gelir. Erkekler azap gibi çalışarak bu işleri yaptıkları için yayla zamanına azaplık zamanı denile gelmiştir.

Üç yüz hanelik köy kuşluk vaktinden sonra öyle tenhalaşır ki; mahalle aralarında, çeşme başlarında kimsecikler görünmez. Çocuklar ve yaşlılar ile kadınların büyük çoğunluğu zaten yaylada olur. İş yapacak durumdakiler ise, ya ekin biçmek için tarlalarda, ya patates dibi doldurmak için bostanlarda. Bazı kadınlar yaylada kalsa da çoğu sabah koyunları inekleri sağdıktan sonra köye inerler. Evde, tarlada, bostanda bir acele, bir telaş çalışıp işleri yine tamamlayamadan ikindi sonrası düşerler yayla yoluna. Sağdıkları sütleri zayi etmemek için çökelek, peynir yapıp doldururlar küplere. Hele iki tarafındaki kalın urganlarla tavana asılıp, içerisindeki yoğurdu ayran yapmak için ileri geri saatlerce sallanan ağaç yayık. Kocaman kazanlara boşaltılan ayranın üzerindeki tereyağı özenle küleklere basılır. Ağustos sonu köyde biçilecek ekin kalmayıp tarlalar boşalınca, yaylacılar aynı gün hep birlikte dönerler köye.

Dere mahalleden Cinömerlerin Hasan’ın oğlu Mehmet nihayet nişanlanır çocukluğundan beri sevdiği yavuklusu Tekkeşinlerin Mehmet’in kızı Emine’ye. Emine yeni yetme gencecik toy gibi bir kız. Selvi boyu, elma gibi yanakları, hilal gibi kaşları, uzun siyah kirpikleriyle görenlere “Maşallah” dedirtmektedir. Alnına gelen ön tarafında beş tane küçük çil çil altınların sıralandığı fesi, uzun siyah saçlarıyla dört sağ tarafa, dört sol tarafa yaptığı örgülerde güzelliğine güzellik katar. Emine yayla yollarında, koyun sağmalarda sevincinden türküler söyler, Mehmet ise tarlalarda ekin biçerken, kara sabanla herk ederken esen rüzgârlarla sevda manileri gönderir nişanlısı Emine’ye.

Mehmet sarı öküzleri önüne katmış, Çaldibi’nden, Düldülizi’nden aşıp selim çalına herk etmeye gitmektedir. Ayağındaki çarığın altıda delinmeye başlamış iyiden iyi. Emine’sine nişan takmış ki umurunda mı çarığın deliği. Dünya dümdüz bu günler onun için. Tarlalar her sene ekime gelmiyor, bir sene ekilip bir sene nadasa bırakılsın ki verim olsun. Verimde ne verim, buğday arpa ekersen bire iki, siyez ekersen bire üç. Nadasa bırakılan tarlayı yayla zamanı herk ettin mi, dikenler, otlar, çöpler karışır toprağa. Üzerine güz yağmurları, arkasından da kar yağdı mı, höllük gibi hazır olur ertesi yıl ekin ekmeye. İster buğday ek, ister siyez. Ekmeği esmer olsa da siyez ekmeli yine, hiç olmazsa çok çıkar buğdaya göre. Elindeki öğendireyle öküzleri “ha oğlum ha” diyerek mudullarken gönlünde Emine’si vardır Mehmet’in. Emine’de yaylada somun tepesinin dibindeki sürünün içinde koyun sağarken Mehmet’ini düşünür hep. Hele yaylaya giderken Kızılyar’ın düze çıkıp ta köye doğru bakınca kızların dilinden düşürmediği şu türküyü de söylemeden edemez.

Mavilim herk ediyor
Hergini terk ediyor, mavilim.
Hergin başını yesin
Yârin elden gidiyor, mavilim.

Yıl 1913. Birinci Dünya savaşının başlamasına sadece bir yıl kalmıştı. 1536 dan beri Osmanlı vilayeti olan Yemen yine isyanlarla çalkalanıyordu. Yemen’de isyan çıktı mı gidip isyanı bastıracak Anadolu çocuklarının ölüm yolculuğuna ağıtlar yakılmaya başlanırdı. Yemen’e o zamanlar Osmanlı toprağı olan Suriye’den, Hicaz’dan asker göndermek pek makbul değildi. Zira bu askerler savaş sırasında silahlarını bırakıp isyancılara katılırdı. Bu yüzden isyanı ancak Anadolu çocukları bastırabilirdi.
Karadeniz ve İç Anadolu’da büyük seferberlik ilan edilmiş, orduya katılacak genç Anadolu çocukları kışlaların önüne dizilmeye başlamışlardı.

Reşadiye Hükümet Konağından çıkan jandarmalar köy yollarını tutarlar yürüyerek. Girdikleri her köyü bir hüzün, bir kara yas basar ne var ki! Çeşme başlarında, fırın önlerinde, tarla yollarında kadınlar kızlar birbirlerine söylenip durmaktadırlar jandarmaların getirdiği Yemen’e seferberlik ilan edildiği haberini. Kulaktan kulağa yayılan bu haber ateş gibi düşer sinelere. Yemen uzak diyarlarda, nice canların bir nefeste tüketildiği yer olarak yürekleri ürkütür, zihinleri dondurur. Gidenlerin dönmediği, dönenlerin yaşamadığı yer olarak Osmanlı topraklarında nam salmıştır.

Dillerde dolaşan, yürekleri burkan acı, hüzün ve dramdır Yemen. Bir imparatorluğun yükselişini de, duraklamasını da, çöküşünü de görmüştür. Yemen toprakları 400 yıl boyunca isyan, acı, sıcak ve ölümden başka bir hatıra bırakmamıştır akıllarda. En çok Yemen için gözyaşı dökülmüş, en çok Yemen için şehit verilmiştir. Belki de bu yüzden en çok Yemen için türkü yakılmıştır imparatorluğun dört bir yanında.

Yemen’e gidenlerin dönmediklerini bilenler, o acıları yaşayanlar, o hüzünlü hatıraları dinleyenler bu gün yeni bir figanla karşı karşıya kalmışlardır. Cami’nin önüne toplananların namaz vaktine kadar konuştukları Yemen için ilan edilen seferberlik olur. Cuma namazı öncesi hocanın vaizi de, hutbenin konusu da hep seferberlik ve şehitlik üzerinedir. Sadece gidenler değil, asıl kalanlar yaşayacaklar Yemen’in acısını. Yemen’e kimlerin gideceği belli olur Başçiftlik’te. Beş kişiden biri de Cinömerlerin Hasan’ın oğlu Mehmet’tir, Emine’nin nişanlısı. Yıllardır çektikleri gizli sevda duyulup, çıktı ortaya. Söz kesildi, nişan yapıldı. Helallisi oldu sevdiği kız Mehmete. Ne var ki Yemen girdi şimdi de aralarına. Düğün hazırlığı, harp hazırlığına çevrildi birden bire. Erkekler gamlı, kadınlar bağrı yaralı, gözleri yaşlı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyor koca köyde. Şimdilik gidecek beş yiğit ama herkes birbirine akraba Başçiftlik’te. Beş değil, üç yüz haneden çıkıyor bu neferler. Kiminin emmisi, kiminin dayısı, kiminin halasının oğlu, kiminin yavuklusu, kiminin eniştesi. Kuşlar bile eskisi gibi nazlı nazlı değil, hüzünle uçar gibi Yemen haberinden sonra. Yemen’e gidecek delikanlılar şu türküyü söyleyip dururlar dertli dertli.

Fırın üstünde kürek.
Yine yandı bu yürek.
Her dertlere dayandın,
Buna da katlan yürek.

Aya bak yıldıza bak.

Suya giden kıza bak.
Kız Allah’ı seversen,
Dön de bi yol bize bak.

Yayladan göçüldü, ekin harman işleri bitti ya; neşe yok köyün içinde. Harpten başını alamadı yüzyıllardır Osmanlı. Yemen haberinin gönülleri yaktığı gibi düşen ilk kırağı da yaktı Başçiftlik’in yeşil örtüsünü. Doğan güneş hafiften kırdı sabahın ayazını. Kuşluk vakti caminin önü hiç görmediği bir kalabalığı şahit oldu. Yaşlısı genci, kadını erkeği, çoluğu çocuğu dolmuş her bir yana, iğne atsan yere düşmeyecek sanki. Hasan hoca öyle bir duaya başladı ki, gözlerinden siyem siyem akan yaşlar siyah sakalından süzülüp bağrını ıslatıyor. Hep bir ağızdan yükselen “âmin” sesleri evlerin çandılarında yankılanıyor. Herkesin bağrı yanık, herkesin gözü yaşlı. “Ya Rabbim. Vatanımızın bir parçası olan Yemen’de isyan çıkarıp kardeşi kardeşe düşüren asileri gahhar sıfatınla gahreyle, perişan eyle. Cebrail Aleyhisselam aracılığıyla Habibine gönderdiğin ve bizlere ulaştırılan Kur’an-ı Kerimindeki hükümler kıyamete kadar yaşansın, Kur’an sesleri semalara yükselsin, minarelerden ezan sesleri susmasın, hatemül enbiyan Hazret-i Muhammed (S.A.V.) ümmeti zelil olmasın diyerek beş genç fidanımızı hazreti İbrahim Aleyhisselama sunulan kurbanlık koç misali kınalayıp vatan için, ümmet için Sana emanet ediyoruz. Şehit olmayı göze alan ve biraz sonra uğurlayacağımız bu yavrularımızı muzaffer eyle. Senin lütfunda, kahrında bizlere hoştur. Kaderimize razıyız. Ancak analar, eşler, nişanlılar, babalar ve hepimiz bu yavrularımızın isyancı asilere haddini bildirip sağ salim dönmelerini arzu etmekteyiz. İbrahim Aleyhisselam yanmasın diye Nemrut’un ateşini söndürmek için küçücük gagasıyla su taşıyan kuşlar hürmetine, ulaşamasam bile o yolda ölürüm ya diyerek hicaz yoluna çıkan karıncalar hürmetine, Yunus Aleyhisselamı karnında barındıran balıklar hürmetine, Yusuf Aleyhisselamı misafir eden kuyular hürmetine, hicret yolunda iki cihan serveri, kâinatın efendisi, başımızın tacı, gönlümüzün ilacı Hazret-i Muhammed Mustafa (S.A.V.) i müşrikler görmesin diye mağaranın ağzına yuva yapıp yumurtlayan güvercinler, ağ geren örümcekler hürmetine, esen yeller yağan karlar hürmetine, her an senin zikrinden gafil olmayan dağlar taşlar hürmetine, rükûa eğilen beller, secdeye giden başlar hürmetine, senin uğruna akıtılan yaşlar hürmetine, şu an âmin âmin diyen sabiler hürmetine bu kınalı kuzularımızı, yavrularımızı sağ salim evlerine, ocaklarına, sevdiklerine kavuştur. Onların yâr ve yardımcıları ol. Sen onlara yetersin Rabbim.” Duadan sonra salâvatlar getirildi, Fatihalar ihlâslar okundu ve eller gözlerden akan yaşlarla ıslanmış soğuk yüzlere sürüldü. Önce kadınlar sarıldılar kınalı kuzulara. Erkekler sıra olup dizildiler caminin önüne halka halka. Sonra fidan gibi beş delikanlı arka arkaya tüm erkeklere sarılıp helallik dilediler. Ayrılık anı gelince bir çığlık, bir vaveyladır kopuverdi. Bu feryatlar, bu figanlar bir daha kavuşamamanın, zehirlerini içlerine akıtır gibi yanıp tutuşan zavallı bir halkın feryadıydı. Uğurlamaya gelenlerin hepsi hüngür hüngür ağlamaktaydı. Çünkü herkes biliyordu ki, Moskof harbine gidenler döndüğü halde Yemen’e gidenler dönmeyecekti. Bundan dolayı bu yiğit delikanlılara kurban gözüyle bakılmaktaydı.

Çığlıklar, ağıtlar ve gözyaşları birbirine karışarak düştüler yola. İçlerinde evli olan da vardı, nişanlı olan da, yavuklusu olan da. Merabaşı’nda, çayırların kenarındaki çalıların altında bekliyordu eşini, nişanlısını, yavuklusunu Yemen’e gönderecekler son bir veda için. Gidenler dönebilecek miydi ve tekrar görüşmek nasip olacak mıydı acaba? Daha önce Yemen’e gidenlerin çoğu dönmemişti. Geriye bırakılan gözyaşı, acı, feryat ve ağıttı sadece. Delikanlılar köyün çıkışında görününce dizlerini dövmeye başladılar ağıt ve gözyaşlarıyla. Onlara böyle görünmek, ağlayarak uğurlamak istemiyorlardı aslında. Nasıl olsa ağlayacak vakitleri çok olacaktı artık. Hiç olmazsa gidenlerin hayalinde gözü yaşlı kalmamalıydı onlar. Aslında onlar dönmeyi düşünmeden ayrılmışlardı köyden. Çünkü dönmeme, dönememe ve bir daha buraları, analarını, babalarını, eşlerini, nişanlılarını, sevdiklerini, dost ve akrabalarını görememe ihtimalleri çok daha yüksekti. Çünkü gidenler gelmiyor, gidenler dönmüyordu Yemen’den.

Tahmin ediyorlardı eşlerinin, nişanlılarının, sevdiklerinin onları merabaşında son bir veda için bekleyeceklerini. Kınalı delikanlılar yaklaşınca Emine ve arkadaşları dayanamayıp öyle canhıraş bir feryada başladılar ki yürekler dayanmaz. Sevdiklerine son kez öyle bir sarıldılar ki, gözyaşları delikanlıların göğüslerini su dökülmüşçesine ıslattı. Her biri birkaç adım ötede son sözlerini, son arzularını ilettiler birbirlerine. Helallik aldılar birbirlerinden. Emine nişanlısı Mehmet’in gözlerinin içine öyle bir baktı ki; sanki bu bakışın son bakış olacağı her ikisine de malum olmuş gibiydi. Mehmet cebinden çıkardığı küçük bir mendili nişanlısı Emine’ye uzatıp; "Al, bu mendil benden sana hediye ve emanetimdir. Eğer sağ salim dönersem bana iade edersin. Yok, eğer dönmeyecek olursam, bu emanetimi kefeninle beraber ahirete getir orada ver bana."
Emine hıçkırıklarına mani olamıyordu bir türlü. Elindeki mendili yüzlerine, gözlerine sürüp kokladı kokladı. Avucundaki küçücük mendil ıslanıvermişti gözyaşlarıyla. Son kez ellerini tuttu Mehmet. Çözülen eller değil hayallerdi, umutlardı, gelecekti, kurulacak yuvalardı sanki. Kınalı delikanlılar gözlerinden boncuk boncuk yaşlar akarken ağır adımlarla yürüyorlardı bilmedikleri diyarlara doğru. Beş yaralı yürek toprağa diz çökmüş yerleri kazıyorlardı elleriyle feryat ederek. Gözyaşları siyah toprağa dökülüyordu damla damla.

Yürüdüler yüreklerinin yarısını geride bırakmış olarak. Gönülleri gamlı, ciğerleri pare pare yaralı olarak yürüdüler. Çaylaklık’tan geçip Taştekne’ye gelince durdular. Tarlalara gidip gelenlerin, yolcuların, çobanların, sadece insan değil kurtların kuşların bile su içtikleri, büyük bir kayanın içi oyularak yapılan tekneye bakıp içerisine ağaç oluktan şırıl şırıl dökülen suyun sesini dinlediler. “Kim bilir Taştekne’nin suyundan tekrar içmek nasip olacak mı?” diye söylenip, oluğun ucuna ellerini tutarak içtiler kana kana. Yüreklerindeki ateşi değil söndürmek, hafifletmiyordu bile ellerini üşüten su. Kayalıyataktan, Hatipli ile Elmacık’ın arasındaki vadiden Ağköprü’ye ulaştılar. Bereketli’nin yanından, Meğedün’den, Zinav gölünün üstünden, Goğanı ile Bağdatlı’nın arasından geçip Delice deresini aşarak çam ağaçlarıyla kaplı tepenin üstüne çıkınca soluklanalım diye durup oturdular. İkindi güneşinin vurduğu evlerin camları altın sarısı gibi parlıyordu vadinin içinde, sırtını çam ormanına yaslamış Reşadiye’de. Çermik’ten çıkan buharın göğe yükselip kayboluşunu izlediler. Mehmet sessizliği bozup; “Allah’ın kudretinden sual mi olunur? Yerin altında kaynatıp kaynatıp gönderiyor Yüce Mevla. Ne birazcık soğuyor, ne de tükeniyor. Hem de romatizmaya iyi geliyor.” deyince başlarını sallayarak tasdik etti arkadaşları Mehmet’in sözlerini. Kalkıp inmeye başladılar görünen Reşadiye’ye aşağı.

Karakış, zemheri, gücük, mart, abrul, mayıs, kirez, temmuz derken aylar, mevsimler dolanıp durur. Hasret ateş gibi, kor gibi oturur yüreklere. Yemen’den pek sağlıklı haber gelmez, gelse de Başçiftlik’e ulaşana kadar zaman geçer, havadis paslanır. Sabır ve duadan başka yapacak bir şey yoktur. Tarlalar yine herk edilmeyi, ekilmeyi; ekinler biçilmeyi, inekler koyunlar sağılmayı, sütler peynir, çökelek, tereyağı yapılmayı bekler. Hayat acılara, özlemlere, hasretlere, yürekteki yaralara rağmen devam eder, etmek zorundadır.

Birinci dünya savaşı biter ve Osmanlı 1918 yılından itibaren Yemen’den çekilmeye başlar. Anadolu’nun her ilinde, her ilçesinde, her nahiyesinde, bucağında, köyünde bir heyecan vardır. Giden kınalı kuzuları bekleşme başlamıştır.

Emine dilinden eksik etmediği dualarıyla bekler Mehmet’ini. Ne var ki; Yemen nişanlısını geri vermemiştir ona. Ağıtları gözyaşı, gözyaşları sel olur Emine’nin. Dalıp dalıp gider Emine. Ağlaya ağlaya gözyaşları kurur adeta. Kimseyle konuşmaz, konuşamaz lal olmuş gibidir. Evde yalnız kaldığı bir gün, nişanlısı Mehmet’i Yemen’e uğurlarken başından çıkarıp bir daha takınmadığı fesini sandığından alıp koyar önüne. Gönlünden “senin elinin değmeyeceği örgüleri ben ne yapayım” diye geçirerek, elindeki makasla herkesin imrendiği dört sağ, dört sol taraftaki sekiz örgülü, beline yaklaşan uzun siyah saçlarını kulaklarının hizasından kesip fesine diker. Nişanlısı şehit Mehmet’inin giderken verdiği mendili koklar, yüzlerine sürer ve gözlerinden akan yaşlarla ıslatıp kestiği saçlarının dikili olduğu fesi ile birlikte koyar sandığına.

Aylar yıllar, kışlar yazlar geçer ama onun gönlündeki yangı hiç geçmez, hiç hafiflemez. Hayat her şeye rağmen devam etse de, Emine için durmuş, donmuş gibidir. Her kış metrelerce kar yağar Başçiftlik’in üstüne. O beyaz örtü aylarca kalır ama Emine’nin gönlündeki karaları ağartamaz bir türlü. Bahar gelip her taraflar yeşerir, çalıların dibinde mor menekşeler, dağlarda sümbüller, nergisler boy verir ama onun gönlü bir türlü yeşermez. Koyunların kuzulaması, ineklerin sağılması, ekinlerin ekilmesi, patateslerin sökülmesi hep devam edip durur ancak Emine’nin gönlü hep gam dağlarıyla örülüdür. Ne yüreğinin yarası merhem bulur, ne ciğerinin ateşi hafifler. İçten içe yanar ha yanar. Evlenmek, yurda yuvaya, çola çocuğa karışmak onun lügatinde olmayan kelimelerdir. Konuşmaz kolay kolay. Sadece sorarlarsa cevaplar kısaca. Kendini işe verir. Ekin yolmalar, patates meğellemeler, inek koyun sağmalar, oduna gitmeler onun için bir meşguliyet olur. Hiç yılmaz, yorulduğunu hiç anlamaz, bilmez. Sevdiğine kavuşamamanın, eş ve çocuklarından oluşan bir yuvaya sahip olamamanın verdiği can sıkıntısı, gönül daralması ve stresle hırçınlaşır zaman zaman. Babası, annesi, kardeşleri sadece üzülürler onun için. Onu hoş tutmaktan başka ellerinden bir şey gelmez. Mehmet’ini Yemen’e uğurladığı günden sonra başına hiç fes takmadığı için herkesin dilinde onun adı artık Fessiz Kız’dır. Yıllar sonra adının Emine olduğu bile unutulur sanki. O koca köyün Fessiz Kızıdır.

1934 yılında çıkarılan kanunla Fessiz Kız’gilin ailesi Açıkel, şehit nişanlısı Mehmet’gilin ailesi de Koç soyadını alırlar. Fessiz kızın elleri zaten her zaman Mevla’ya duada ve açıktır. Kınalı koçunu yirmi bir yıl önce vatana kurban gönderdiği için Koç olmak, Açıkel olmak onun için pek bir anlam ifade etmez.

1939 yılında Aralık’ın yirmi altısını yirmi yedisine bağlayan gece sabaha karşı her tarafı beşik gibi sallayan büyük zelzele olur. Erzincan’dan başlayan deprem Kelkit vadisindeki Reşadiye, Niksar, Erbaa ve Taşova ile köylerini yıkıp geçirir. Mevsimin kış olması nedeniyle soba ve ocaklardaki ateşler büyük yangınlara sebep olur. Bu depremden Başçiftlik’te zarar görür. Ölenler, yaralananlar, evleri yıkılanlar, evsiz barksız kalanlar olur. Köylü büyük bir dayanışma göstererek hasar gören evleri tamir ederler, yıkılanların yerine yenisini yaparlar. Ancak yüreklerdeki acılara yeni acılar katar büyük zelzele.

Fessiz Kız yirmi altı yıl önce en büyük yürek zelzelesini yaşadığı için, evlerin samanlıkların yıkılması onun gönlündeki yıkıntının yanında çok hafif kalmaktadır. Fessiz Kız’ın babası ve annesi rahmetli olunca ağbisi Mustafa’nın yanında kalmaya başlar. Yengesi evlerinin yanındaki mahalle fırınını yakıp, komşuların ekmeklerini pişirme işini üstlendiğinden tarla, bostan işlerinin yanında yeğenleri Akif, Çeşminaz, Ali ve Güllünaz’a adeta annelik yapar. Beşiklerini sallar, gözyaşları içinde söylediği ağıtlar ninni olur. Yayla yolları, ekin tarlaları onun ağlama mekânlarıdır. Yalnız kaldığı, Rabbiyle baş başa kaldığı, Mehmet’ine mesajlarını gönderdiği zamanlardır ıssız yollar, tenha tarlalar. Evlerinin önündeki mahalle fırınının kenarında oturur boş kaldığı zamanlar sessizce. Fırının duvarında, ortasında at izi görünümlü bir oyuk bulunan taşa diker gözlerini. Kimse anlayamaz onun ruh halini. O taş Çaldibinden At yoluna giderken Düldülizi adı verilen mevkiden getirilip fırının duvarına yerleştirilmiştir. Hazret-i Ali Efendimizin atı olan Düldül’ün buradan geçerken basarak iz bıraktığı taş olduğuna inanılır. Fessiz Kız kendi halinde o taşa, o taştaki düldülizine bakarak “Allah’ım, bu dünyada kavuşamadık, Zülfikâr’ıyla nice din düşmanlarını biçen Hazret-i Ali Efendimiz hürmetine, onu seferden sefere taşıyan düldülünün şu ayak izi hürmetine emanetini bir an evvel al da beni Mehmet’ime kavuştur. Emanet olarak bıraktığı mendilini bu dünyada geri veremedim, ahrette vermeyi nasip eyle” diye geçirir içinden. Mahalle fırınının yanındaki evliya kabri olarak bilinen mezara yaslanıp el açar, dua eder her gün.

Aylar mevsimleri, mevsimler yılları kovalarken zaman akıp gider. Emine hem Fessiz Kız’dır, hem de sessiz kızdır. Onun tek arzusu bir an önce Rabbine ve Mehmet’ine kavuşmaktır. 1952 yılında Başçiftlik’in Reşadiye’den ayrılıp Niksar’a bağlanması, 1968 yılında belediyelik olması onun ne beynindeki, ne de gönlündeki gündemini hiç meşgul etmez.

Ağbisi Mustafa rahmetli olunca ninnilerle büyüttüğü yeğeni Akif’in, daha sonra da Ali’nin yanında kalmaya başlar. O hem ailenin, hem mahallenin, hem köyün saygı duyduğu, hiç kimseyi incitmemiş, elleri öpülesi mübarek bir insandır. Yaşı altmışı geçtikten sonra nurani çehresiyle dikkatleri çekip, görenlere Allah’ı ve ahreti hatırlatmaktadır. Yıllardır yaş akıtan göz pınarları artık iflas etmiş, damarlar kurumaya başlamış ve gözlerinin önündeki sis perdesi etrafı ayan beyan görmesine engel teşkil etmektedir.

Genç kızlığından beri kahrından başka bir şeyine rastlayamadığı, neşelenemediği, gülemediği, içinde bulunmaktan mutluluk duymadığı bu dünyayı, evleri, yolları, tarlaları, çayırları, koyunları, kuzuları, bebekleri, çocukları ve hiç bir şeyi ve hiç kimseyi dünya gözüyle göremez olmuştur. “Yoluna bakmaktan bakar kör oldum” diye yaktığı ağıtlar artık gerçeğe dönüşmüş, yetmiş bir yıldır gören gözler artık hiç görmez olmuştur.

Kırk gündür konuşmaktan, yemekten ve içmekten kesilen Fessiz Kız, aile fertlerinin yalnız bırakmadığı yatağının içinde, onların çaresiz bakışları, duaları, Fatihaları, Yasinleri, arasında Rabbine can emanetini teslim edeceği dakikayı beklemektedir.

Akrabalar, komşular ve tüm köylü müteessir bir vaziyette beklemekte ancak o incecik nefes nihayet bulmamaktadır bir türlü. Can vermenin, ruh teslim etmenin bu kadar uzun sürdüğüne şahit olmayan eş dost endişe ve merak içindedirler. Nihayet akranlarından birinin hatırına gelir, onun on yıllar önce söylediği sözler. “Nişanlısının giderken emanet ettiği bir mendil olmalı onu bulun getirin hemen” der. Sandığını açıp bulurlar Mehmet’in köyden çıkıp seferberliğe Yemen’e giderken son vedalaşmalarında verdiği o küçük mendili. Tarif edilemeyen bir kokuya bürünmüş o küçücük mendil, Fessiz Kızın küçülmüş, sararmış ve nurlanmış yüzüne besmele ile örtülür. Az sonra sık sık pamukla ıslatılan dudaklarının kıpırdadığı fark edilip “acaba bir şey mi söyleyecek” diye beklenirken kısılmış sesiyle kelime-i şehadet getirdiği anlaşılır. Yüzüne örtülen emanetle ruhunu Mevla’sına teslim edip, yetmiş üç yıllık fani hayatını sonlandırarak ahiret hayatına ve Mehmet’ine doğru yürür. Şehit nişanlısının arzusu ve kendi vasiyetine uyularak, yıkandıktan sonra göğsünün üzerine hediye mendil konulduktan sonra beyaz kefene sarılır.

Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun.


 Nihat AYMAK Eğitimci, Yazar

   FOTO | Basciftlikblog.com KAYNAK | Basciftlikblog.com

Hiç yorum yok

Yorum Gönder

Okumadan Geçme
Tokattan.net © 2016-2018