Tokattan.net | Tokat'tan Dünyaya...: Şehir ve İnsan Tokattan.net | Tokat'tan Dünyaya...: Şehir ve İnsan

Responsive Ad Slot

Şehir ve İnsan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şehir ve İnsan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Eskiden Yeniye Erbaa

Hiç yorum yok
Tokattan.net | Depremle Taşınan Şehir: Erbaa
T
ürkiye'de depremlerin yoğun yaşandığı bölgelerden biri, hatta en önemlisi Kuzey Anadolu Fay Hattı üzerinde Kelkit havzasında yer alan Tokat ve ilçeleri son 2000 yılda en az 30 depremle sarsılmış, en acılarını ise 1939, 1940, 1942 ve 1943'de yaşamış, taş üstünde taş kalmamış, şehirler haritadan silinmiştir. 1939 yılı ve sonrasında art arda meydana gelen yıkıcı depremler; çok sayıda can ve mal kaybı yanı sıra demografik, ekonomik ve sosyal açıdan oldukça etkilemiş, merkezi ve yerel yönetimleri çareler aramaya sevk etmiştir.

Tarih boyunca dünyada ve ülkemizde şehirlerden bazıları bu güne kadar kurulduğu yerde yaşama olanağı bulduğu halde, bazıları da kuruldukları ve uzun süre yaşadıkları ilk yerleri, çeşitli nedenlerle terk ederek başka bir yerleşim yerini değiştirmek zorunda kalmıştır. Korunma, ekonomik ve askeri nedenlerin yanında, doğa olayları da yer değişiminde önemli etkenlerden biridir. Doğa olaylarının başında ise depremler gelmektedir. Ülkemizde bugüne kadar deprem nedeniyle yer değiştirmek zorunda kalan şehirlerin başında Erzincan,  Kütahya'nın Gediz ilçesi ve Tokat ekonomisinin can damarı olan Erbaa ilçesi yer almaktadır. 

Erbaa, Orta Karadeniz Bölümü’nde Kelkit ve Tozanlı çaylarının birleşerek Yeşilırmak adını aldığını Evliya Çelebi'nin seyahatnamesinde "ab-ı hayat" diyerek övdüğü Kelkit Irmağı'nın alüvyonlarının oluşturduğu verimli topraklar üzerinde kurulmuştur. Erbaa, sahip olduğu coğrafi konum avantajlarına bağlı olarak giderek bir cazibe merkezi haline gelmiş, şehrin sosyal ve ekonomik gelişimine, nüfus artışı eşlik etmiştir. 

Erbaa'nın Depremle İmtihanı
Erbaa, ülkemizdeki en uzun fay zonlarından biri olan Kuzey Anadolu Fay Hattı üzerinde yer almaktadır. Batıda Saroz körfezi ve Marmara denizi ekseninden İzmit körfezi, Adapazarı, Düzce, Bolu, Kastamonu dolaylarından geçerek Kelkit vadisine oradan Erzincan ovasından geçerek Varto deprem bölgesine ulaşan Kuzey Anadolu Fay Hattı, Van gölü kuzey kenarından İran’a kadar uzanır. 

Erbaa ve yakın çevresindeki yerleşim yerleri tarih boyunca bu fay hattından kaynaklı bir çok depreme sahne olmuştur. Geçmişte en az beş defa (1045, 1268, 1458, 1482, 1498) depremlerin ağır ve yıkıcı etkisi ile karşı karşıya kalan Erbaa, depremlerin en acısını ise 1939 ve sonrasında yaşamıştır.

1939 Depremi: 1939 yılı Aralık ayının 26'sını 27'sine bağlayan soğuk bir kış gecesinde 7,9 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmiş, kayıtlara Erzincan depremi olarak geçen bu deprem, Kelkit havzasında yer alan Erbaa ile birlikte Niksar, Reşadiye, Suşehri, Koyulhisar, Erzincan ve Erzurum'u sarsmıştır. Depremde Erbaa merkezde 319 kişinin hayatını kaybettiği kayıtlara geçmiştir.

1940 Depremi: Henüz 1939 Erzincan depreminin yaraları sarılmadan, 1 Ocak 1940 tarihinde 6,2 büyüklüğünde meydana gelen depremde Erbaa'nın yanı sıra, Niksar ve Tokat merkezde de can kayıplarına ve yıkımlara yol açmış, Erbaa'da 881 can kaybı yaşanırken, 1659 bina yıkılmıştır. 

1942 Depremi: Merkez üssü Erbaa, Niksar hattı olan, 20 Aralık 1942 tarihinde yerel saat ile 17.03'te meydana gelen, 7.0 büyüklüğündeki deprem, 1939 ‘daki depremden daha fazla can ve mal kaybına sebep olmuş, Erbaa adeta haritadan silinmiştir. Deprem, Niksar’ın doğusu ile Erbaa kuzeyi arasında yaklaşık 50 km'lik bir yüzey kırığı oluştururken Erbaa'da büyük hamam ile bir kaç ahşap yapı ancak ayakta kalabilmeyi başarmıştır. Depremde 3000 kişi can verirken, 6300 kişi yaralanmış, 2295 ev yıkılmış, 4 otel, 4 fırın, 127 dükkân, 8 kahvehane, 13 depo ve belediye binası yerle bir olmuştur. 1942 depreminde 16 yangın olmuş, tutuşan evlerin hemen hemen tamamı yanarak yok olmuştur. 

1943 Depremi: 26 Kasım 1943 günü Kuzey Anadolu Fay Zonu'nun orta kesiminde, Ladik ile Tosya arasında 7.2 büyüklüğünde çok yıkıcı bir deprem olmuştur. Batıda Erbaa'dan doğuda Ilgaz'a kadar uzanan 300 km uzunlukta ve 20 km genişlikte bir zon içerinde yer alan geniş bir alanı etkilemiş, büyük kayıpların olduğu bu depremde, binaların yüzde 75’i yıkılmış, kamu binaları ve tarihi binalar tamamen yıkılmış, karayolları, tren yolları ve telgraf hatlarında onarılamayacak hasar meydana gelmiştir. 1939, 1940 ve 1942 depremleri sonrasında halkı zaten baraka, çadır tarzı derme çatma meskenlerde oturan Erbaa'da, toplam 12 can kaybı kaydedilmiştir.

Erbaa ve yakın çevresinde 1939 yılı ve sonrasında art arda meydana gelen yıkıcı depremler şehrin mevcut durumunu ve daha sonraki gelişimini etkileyen çeşitli demografik, ekonomik ve kültürel sonuçları da ortaya çıkarmıştır. Depremlerde yaşanan can kaybı, yaralanmalar, psikolojik travmalar, insan kaynakları açısından büyük bir kayba neden olurken, yıkılan binalar ve işyerleri ile birlikte şehrin ekonomik hayatı durma noktasına gelmiştir. Erbaa'nın 1940'lara kadar artan nüfusu birden durmuş, hatta azalma sürecine girmiştir. 

Depremin ekonomik ve sosyal etkilerinin azaltılması mümkün olmamakla birlikte merkezi hükumet ve çevre il ve ilçelerden gelen yardımlarla yaraların sarılmasına çalışılmış, depremzedelere devlet tarafından nakit para yardımı ile yeni yapılacak evlerde kullanılmak üzere çivi, cam, kereste, kiremit, çimento, kireç ve taş yardımında bulunulmuştur. Ayrıca, bir hızar fabrikası kurularak, buradan evini yapacak kişilere kereste verilmiştir. 

Eskiden Yeniye Erbaa
Erbaa'da art arda yaşanan yıkıcı depremler sonrasında bölgeye gelen heyetler tarafından jeolojik ve tektonik araştırmalar yapılmış, şehrin bulunduğu yerde ayakta kalmasının mümkün olmayacağı, taşınmasının kaçınılmaz olduğunu öneren bir rapor hazırlanmış ve Bakanlar kuruluna sunulmuştur.

1944 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla Erbaa’nın bulunduğu yerden 2 km. kadar güneyinde ve İmbat Deresi'nin batısında yere alan “Ardıçlık” olarak adlandırılan yere taşınması kararlaştırılmıştır. 15 Nisan 1944 tarihinde Hükümet Konağı'nın temelinin atılmasıyla taşınma devlet eliyle başlatılmıştır. Erbaa şehir merkezi yeni yerinde Alman bir şehir planlamacısının çizimleriyle düzenli bir yerleşimle yeniden kurulmaya başlamıştır. Günümüzde Erbaa şehir merkezinde "tarihi eser" olarak nitelenebilecek hiç bir yapı bulunmayıp en eski bina 1944 yapımıdır.

O dönemin tanıklarından Şahap ATEŞ, deprem sonrası Erbaa’nın taşınmasını şu şekilde anlatıyor:
1939 yılındaki depremde evimiz yıkılmadı. İkincisinde (1940 depremi) ben evde yoktum. 1942 yılında zelzele oldu. Daha önce yıkılmayanlar yıkıldılar. Komşularımız evlerinde öldüler. Bir sene sonra 1943’te de bir daha oldu. On dakika içerisinde büyük bir gürültü ile yıkıldı. Ondan sonra karar verdiler. Artık buranın tadı tuzu kalmadı diye. Toprak gevşek. Yukarıyı keşfetmişler, oraya karar veriyorlar. 1944 yılında temel atılıyor. Dördüncü ayın on beşinde saat dörtte temel atıldı. Bir katlı bir kaymakamlık binası yapıldı, Eksel yolunda. Daha sonra da belediye binası yapıldı. Göçtükten iki yıl sonra hükümet binası yapıldı. Hem adliye, askerlik şubesi oldu. Hepsi yetti. 1100 haneydi göçenler. Göçmeyen 20 hane civarında kalmıştı. Fakirlere barakalar yaptılar. Taş verdiler, ağaç verdiler. Kendi enkazlarını da götürdüler. Bazıları tamamlamadan göç ettiler. 4-5 sene barakalarda geçti. Eski zenginlerin evinde mobilyalar, meyve bahçeleri, çifte havuzlar, şadırvanlar, şato gibi evler. Bunlar göçmek istemediler. 200-400 dönüm arazileri, tütünleri, ahırları vardı. Gidenleri de caydırmağa çalıştılar. Vali İzzeddin Çağpar “İhtiyarların bedduasını, gençlerin duasını alacağım” demiş. Yedi sene İmbat Deresi’nin suyu ile idare etmişler. Halk bu su ile çamaşırını yıkardı. İçmek için de çeşmeler yapıldı. Biz dört sene sonra gittik. Evleri planlı olarak yaptılar.
 Hasan AÇIKEL Tokattan.net
 Twitter/hergezgin
 Afad.gov.tr
 Tr.wikipedia.com
 Türkiyede Yer Değiştiren Şehirler Hakkında Bir İlk Not, Doç. Dr. Metin TUNCEL
Bu yazı için Sayın Ali YILMAZ'ın Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi için kaleme aldığı "Depreme Bağlı Yeri Değiştirilen Bir Şehir: Erbaa, Tokat"  başlıklı yazısından yararlanılmıştır. 

Gönüllerden Göklere Bağış Uçaklar

Hiç yorum yok
Tokattan.net | Gönüllerden Göklere Bağış Uçaklar
Ü
lkemizde, Osmanlı döneminde dünya havacılık tarihinin başlangıcı olarak kabul edilen 1911 yılının hemen ertesinde Türk Askeri Havacılık Teşkilatı ile başlayan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “İstikbal Göklerdedir” ifadesiyle Türk Tayyare Cemiyeti ile devam eden havacılığın bu coğrafyada kökleşmesinde, ekonomik imkansızlıklar içindeki halkın, ordusuna gönülden yaptığı yardımlarla 10 yılda alınan 351 uçak ile Tokat, Erbaa, Niksar ve Zile'nin içinde yer aldığı bir çok ilin ve ilçenin ismini göklere taşındı.

Havacılığın temelini oluşturan insanoğlunun uçma arzusu yüzyıllar boyunca devam çalışmaların temelini oluşturur. İnsanlık 18’inci asırda balonlarla başladığı uçmaya, 19’uncu asırda planörlerle, 20’nci yüzyılın ilk yıllarından itibaren uçaklarla gerçekleştirmiştir. Dünya tarihinde havacılıkta baş döndürücü gelişmelerin başlangıcı olarak 17 Aralık 1903 tarihinde Wright Kardeşler’in yaptıkları hava aracının motor gücü ile yerden kesilmesi ve kısa süre havada kalması uçakla yaptığı ilk uçuş kabul edilmektedir.

Osmanlı Devleti’nin son zamanlarına rast gelen bu gelişmelere Osmanlı idarecileri duyarsız kalmamış, Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa, 1910 yılı başında Kur. Bnb. Ali Fethi Okyar’ı Paris’e, Kur.Bnb. Enver Bey’i de Berlin/Almanya’ya ataşemiliter olarak göndermiş ve havacılık hakkında bilgi toplamalarını istemiştir. 1910 yılından itibaren Osmanlı Ordusu havacılık ile ciddi olarak ilgilenmeye başlamış, 14 Şubat 1911 tarihinde Genelkurmay emri ile Teğmen Yusuf Kenan ve Yüzbaşı Fesa Bey’in Fransa’da Bleriot Okulunda pilotaj eğitimine göndermiştir.

Uçağın ilk defa askeri maksatla kullanıldığı Trablusgarp Harbinde, Trablus’a saldıran İtalyanların 1 Kasım 1912’de havadan uçakla bomba atmaları Osmanlı askeri idarecilerinin dikkatlerini uçakların üstüne çekmiş ve onları havacılıktan askeri bir güç olarak yararlanmanın yollarını aramaya sevk etmiştir.  Dünya havacılık tarihi, 1911 yılında Tayyare Komisyonu adı altında idari olarak çalışmalar yapmış, Hava Okulu kurulması için o dönemde Barutcubaşızadelere ait Yeşilköy'deki arazi tespit edilmiş, 1912 yılında ise envantere alınan REP, Deperdussion, Bleriot ve Bristol tipi uçak gücü ile fiili olarak Türk havacılığı ile tanışmaya başlamıştır.

Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa, 12 Mart 1912 tarihli Bakanlar Kurulu toplantısında “Askeri Havacılık” hakkında bir kanun projesini hükümete kabul ettirmiş, ancak Osmanlı bütçesinde uçak satın almak için yeterince kaynak bulunamayınca Donanmay-ı Osmani Muavenet-i Milliye Cemiyetine müracaat edilerek bağış yoluyla para talebinde etmiştir. Sultan Reşat bir tayyarelik bağışta bulunmuş, Mahmut Şevket Paşa uçak alımı için 30 altın bağışlamış, ayrıca altı aylık maaşının dörtte birini de bu işe tahsis etmiştir. Padişahın ve Harbiye Nazırının ilk bağışları yapmaları halk arasında büyük bir sevinç yaratmış ve teşvik unsuru olmuştur. Kampanyaya İstanbul’dan ve diğer bölgelerden başta her rütbedeki asker ve sivil devlet memurları olmak üzere esnaf, sanatkar ve diğer mesleklerden vatandaşlar katılmıştır.

Kısa süre büyük gelişmeler gösteren Türk askeri havacılığı, itilaf devletlerinin 1. Dünya Savaşı’nın galibi olarak uçaklara el koyması ise akamete uğrasa da bir avuç havacının İstanbul'dan Konya'ya kaçırdığı uçaklarla hava gücünün devamlılığı sağlanarak, Kurtuluş Savaşı sırasında, ülkenin doğusu ve batısındaki cephelerde başarılı hava görevleri icra edilmiştir.

Kurtuluş savaşının yoksul bıraktığı Türkiye Cumhuriyeti tüm imkansızlara rağmen 1925 yılında kurulan ve Atatürk’ün "İstikbal Göklerdedir" ifadesiyle vücut bulan Türk Hava Kurumu (Türk Tayyare Cemiyeti) ile hava kuvvetlerinin kısa sürede yüzlerce uçak edinmesini sağlayacak bir kampanya başlattı. "Hava Gücünü Kuvvetlendirme" kampanyasına katılan Anadolu halkı, 1925-1935 yılları arasında 50 milyon TL bağışta bulundu. Cumhuriyetin ilk yıllarında halkın yaptığı bu fedakarlığı yaşatmak için her bir uçağa alınmasına katkıda bulunan il ve ilçelerin isimleri başlangıçta eski yazıyla, Harf Devrimi’den sonra da yeni harflerle Cumhuriyet ve Zafer bayramlarında "İsim Konma Töreni" adıyla düzenlenen törenlerle verildi.

Kampanya yurdun dört bir yanında büyük ilgi görürken, bu heyecana ortak olan İstanbul ve İzmir'deki Musevi ve Ermeni vatandaşlar da kurdukları dernekler aracılığıyla Hava Kuvvetleri'ne uçaklar hediye etti.

Kampanya kapsamında Türk Hava Kuvvetleri'ne teslim edilen ilk uçak, Adana Ceyhanlıların yardımlarıyla İtalya'dan alınan A 300-4 tipi uçak oldu. İnönü ve Sakarya savaşı sırasında keşif ve destek uçuşları gerçekleştiren Vecihi Hürkuş'un test ettiği "Ceyhan" uçağıdır. Bunun hemen ardından Ankaralıların 7 ay gibi bir sürede topladıkları yardımlarla alınan ikinci uçak ise "Ankara" oldu. İsim verme töreni 29 Ekim 1926'daki Cumhuriyet Bayramı'na denk getirilirken, törene, Başkent'in yakın köyleri dahil bütün halk katıldı. Cumhuriyet Bayramı tören alanından geçiş yapan "Ankara" uçağı, şehrin üzerinden "Ankara tayyaresinden muhterem Ankaralılara tebrikler" yazılı kartlar attı.

Kampanyaya ilerleyen yıllarda İzmir 9, Manisa 6, Adana, Ödemiş, Trabzon, Edremit, İstanbul, Samsun 4'er, Bartın, Konya, Ereğli, Akhisar, Zonguldak, Fatsa, İnegöl, Giresun, Sürmene, Uşak, Bursa 3'er,Ankara, Muğla, Burdur, Çine, Milas, Sındırgı, Kemalpaşa, Eskişehir, Orhaneli, Bakırköy, Pınarbaşı, Çarşamba, Balıkesir, Menemen, Torbalı, Görele, Beşiktaş, Ayancık, Edirne, Keşan, Afyon, Geyve, Düzce ve Bafra 2'şer, Tokat, Erbaa, Niksar ve Zile uçakla katıldı.

Kampanyaya Tokat, Erbaa, Niksar ve Zile uçakla katıldı. 1927 yılında Erbaa Belediye Başkanı Sururi SAY öncülüğünde önemli bir bölümü zengin tütün tüccarlarının desteği ile toplanan yardımlarla alınan 1012 numaralı uçağı Türk Hava Kurumuna hediye edildi, uçağa "Erbaa Tayyaresi" ismi verildi. Uçak, 1929 yılında Erbaa harmanlar mevkisine indirilerek sergilendi. Bugün Erbaa Kent Müzesi duvarında fotoğrafı sergilenen uçak, Erbaa'nın gurur kaynakları arasında yerini almıştır.

Kampanya destek olan Niksarlılar topladıkları paralar ile 30 Ağustos 1931 tarihinde aldıkları uçağı Türk Hava Kurumuna bağışladılar, uçağa "Niksar Tayyaresi" adı verildi. Tokatlılar da bu seferberliği destek olmuş, toplanan yardımlarla alınan uçak, "Tokat Tayyaresi" adıyla Ankara açıldıktan sonra Kazova Üçtepeler mevkine iniş yapmıştır. 1935 yılında Zileliler kendi aralarında topladıkları para ile Çekoslovakya'dan T16 tipi savaş uçağı alarak, Türk Hava Kurumuna bağışlanan uçağa "Zile Tayyaresi" adı verildi.

Türk Hava Kurumu çok kısa bir sürede büyük mesafeler kat etti. Tayyare Makinist Mektebi, Kayseri Uçak Fabrikası peş peşe faaliyetlerine başladı. Alman Junkers lisansıyla A-19 ve A-20 uçakları üretilerek bakım ve onarımları yapıldı, halkın büyük desteğiyle 10 yıl içinde 351 uçak satın alındı veya imal edildi.

 Hasan AÇIKEL  Tokattan.net
    Tayyareci.com      Osman Yalçın,Türk Havacılık Tarihinde Bağış Uçakları Yenidenergenekon.com Airporthaber.com

"Asker AYDOĞAN"

Hiç yorum yok
Tokattan.net | Asker AYDOĞAN
T
ürkiye, O'nu önce Kato dağı operasyonu hakkında Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN'a telefonla bilgi verirken sonra Şırnak Şenoba'da helikopter kazasında 12 silah arkadaşı ile şehit düştüğünde tanıdı. Şehit düştüğü Şırnak Şenoba'da 25 yıl önce 1992 yılında üsteğmen iken yazdığı "Hanke'ye Ağıt" isimli şiiri ile duygulandırdı. Askerliğe olan sevdası, 15 Temmuz darbe girişiminde "Bir tek er dahi dışarı çıkmayacak"çıkmayacak talimatı ile devletine olan bağlılığı, terörle mücadele ile geçen kahramanlıklarla dolu bir askeri yaşamı ile ülkemizin, ülkemizin ve Tokat'ın gururu idi. Eğitimci-Yazar Nihat AYMAKbirlikte görev yaptığı askerlerinin Asker Aydoğan'ı, Şehit Tümgeneral Aydoğan AYDIN'ın hikayesini Kümbet Dergisi için kaleme aldı.

Eğitimci-Yazar Nihat AYMAK'ın Tokat'ta kültür ve edebiyat hayatına yön veren Kümbet Dergisi'nin 45. sayısı için Türkiye'nin, Tokat'ın ve Başçiftlik'in paşası Şehit Tümgeneral Aydoğan AYDIN'ın hikayesini kaleme aldığı "Asker Aydoğan" başlıklı yazısı;
Niksar'dan ileride kıvrıla kıvrıla tırmanılarak otuz kilometre sonra ulaşılan, bin dört yüz rakımlı, kışı uzun, yazı az, ancak kısa geçen yazda bin bir çeşit çiçeklere bezenmiş, her türlü ağaçları bağanda barındıran ormanlarla çevrili Başçiftlik'in evladıdır Şehit Tümgeneral Aydoğan AYDIN.

1966 yılında ilkokul öğretmeni Ahmet ve ev hanımı Hamide AYDIN çiftinin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi.

Görevi gereği her özlediğinde gelemediği, çocukluğunun ve ilkokul talebeliğinin geçtiği, bahçelerinde patates söküp tarlalarında ekin biçtiği, dumanlı yeşil yaylalarında koyun kuzu peşinde yanık türküler söylediği, derelerinde balık tutup yüzdüğü Başçiftlik'i gönlünde bir sevda olarak taşımış, birliğine gelen Tokat'lı, Niksar'lı ve Başçiftlik'li askerlerle sohbet ederek sıla hasretini hafifletmeye çalışmıştır.

Kendisinden iki yaş küçük kız kardeşi Canan ile birlikte Başçiftlik'te Mehmet amcasının yanında kalır, İlkokul bitene kadar. Beş çocuk da Mehmet amcasının vardır. Yedi çocuk iç içe, kalabalık bir aile ortamında geçer o günler. Ortaokul ve liseyi Yıldızeli Pamukpınar Öğretmen Lisesinde yatılı okur.

Çocukluğundan beri yıldızlı şapkalı, üniformalı subaylara imrenmiştir hep. Asker olmak bir özlemdir onun için. Bu arzusu Kara Harp Okuluna gitmesiyle gerçekleşmiş olur. Seviyor, keyif alıyordur askerlikten. 1987 yılında mezun olarak Teğmen rütbesiyle Türk Silahlı Kuvvetlerine katılan bir subaydır artık. Azimli, çalışkan ve başarılı bir subay.

Sırasıyla şu görevlerde bulunur, Şehit Tümgeneral Aydoğan AYDIN:
1988-1992 İstanbul 6'mcı Piyade Tugay Takım Komutanlığı,
1992-1998 Özel Kuvvetler Komutanlığı'nda Tim Komutanlığı,
1998-2000 Kara Harp Akademisi Öğrenimi,
2000-2001 Hakkâri Dağ Komando Tugay Komutanlığında Harekât Şube Müdürlüğü,
2001-2008 Özel Kuvvetler Komutanlığında Tabur Komutanlığı ve Kurmay Başkanlığı,
2008-2010 Almanya'da NATO Daimi Görev,
2010-2012 GÖKÇEADA Komando Alay Komutanlığı,
2012-2016 Kayseri Komando Tugay Komutanlığı,
2016- 31 Mayıs 2017 Şırnak 23'üncü Jandarma Sınır Tümen Komutanlığı.

Meslek hayatının büyük bölümü Güney Doğu Anadolu Bölgesinde terörle mücadele ederek geçti. Bölgeyi ve bölgenin yapısını çok iyi biliyordu. Terörle mücadelede etkili bir komutandı. Ülkesine âşık, vatanına sevdalı, vatan hainlerinin amansız düşmanı ve korkulu rüyasıydı.

1992 yılı baharında Üsteğmen Aydoğan AYDIN Şırnak'ın Şenoba beldesinin üstündeki en hâkim tepe olan Hanke dağına tırmanacaktır. Yanında korucu ve askerlerden oluşan doksan kişiyle birlikte. Hain PKK'nın saldırılarının dorukta olduğu zamanlardır. Hanke, bölgenin en yüksek tepesidir. Akşam saat 18.00 sularında Şenoba’dan hareket ederler, istikametleri Ayrım köyü olarak. Önce Onbudak bölgesine girerler. Hanke Onbudak'ın mezrasıdır. Tırmanma başlar, sırtlarındaki on beş kilodan ağır çanta ve silahlarıyla birlikte. Şenoba beldesinden ayrıldıktan on iki saat sonra ancak çıkabilirler Hanke Dağının başına. Çay yapmak için ateş yakılacaktır. Askerlerin: “Biz toplarız komutanım siz oturun” demelerine rağmen “Hayır, benim korucumdan ve askerimden bir farkım yoktur” cevabını vererek onlarla birlikte odun toplar. Peygamber Efendimizin ashabına yardım edişini hatırlatır bize bu davranışı. Görevinde titiz ve ciddi, askerlerine karşı şefkatli, merhametli ve nazik bir insan. Sanki rütbeli değil, onlardan biri gibi samimi ve içten. Çay hazır olur ve birlikte içerken cebinden çıkardığı küçük not defterine bir şeyler yazmaya başlar. Korucu İdris BABAT“Niye yazıyorsun, ne yapacaksın ki?” diye sorar. “Bu dağlan çok merak ettim, çok güzel bu dağlar. Bu yazdıklarım bir gün lazım olacak” diye karşılık verir. Yürürler ve Ayrım köyüne varırlar. Dört gün sonra dönerler Şenoba’ya.

Yirmi beş yıl sonra Tümgeneral rütbesiyledir, bu kez Şırnak Şenoba'dadır. Yirmi beş yıl önce Hanke dağının başında yazıp cebine koyarken “Bu yazdıklarım bir gün lazım olacak” dediği "Hankeye Ağıt" isimli şiirini 31 Mayıs 2017 tarihindeki şehadetinden sonra Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN okumaktadır şehidimizi rahmet ve muhabbetle anarak. Bu şiir onun yirmi beş yıl önceki ruh halini ve gönül dünyasını aksettirir bizlere.

Ona “Asker Aydoğan derlerdi çünkü askerleri çok severdi. Gittiği yerde askerle oturur, onlarla yemek yer, onlarla dertleşirdi. Mehmetçiğe olan bu sevgisinden dolayı lakabı “Asker Aydoğandı. Konserve yemez, çayla birlikte otlu peynir yemeyi çok severdi.

Aydoğan AYDIN, Tuğgeneral rütbesiyle Kayseri Komando Tugay Komutanlığı yaparken görevli gittiği Cizre, Silopi, Diyarbakır Sur ve Mardin Nusaybin'deki hendek, çukur ve tünel operasyonlarında etkili ve başarılı görev yapmıştır.

1997-1998 yıllarında Irak'm kuzeyindeki operasyonlar esnasında tim komutanıyken bir ara kendisinden ve timinden irtibat kesilir. Ümitlerin tükendiği anda timiyle çemberi yararak ve PKK'lıları etkisiz hale getirerek geri döner.

Hakkâri Yüksekova İkiyakalar bölgesinde 2015 yılında yürütülen operasyonların tamamında Tugayındaki birliklerle beraber kahramanca mücadele eder ve PKK'ya büyük darbe vurulmasında önemli rol oynar. Cephede askerleriyle birlikte bizzat savaşır. Karda soğukta, yağmurda geçmiştir hayatı. Tek derdi vardır, o da vatandır.

15 Temmuz 2016 akşamı, Hakkâri Cukurea'da teröristlerle mücadele eden o birliklerine komuta ederken Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) tarafından yapılan hain darbe girişimi haberini alır. Komutanı olduğu Kayseri Komando Tugayında görev yapan komutanları anında telefonla arayarak: “Hiç kimse, bir tek er dahi tugayın dışına çıkmayacak” emrini vererek darbe girişiminin karşısında, devletinin ve hükümetinin yanında olduğunu ilan eder. Kayseri'de 15 Temmuz gecesi askerlerin dışarıya çıkmasını engelleyen komutan olarak anılır. Ancak ismi sehven darbecilerin hazırladığı listede yer alınca beş gün gözaltında tutulur. Gerçek anlaşılıncaya kadar açıkta bekletilir. İşin aslı ortaya çıkınca görevine iade edilir ve ilk Yüksek Askeri Şura toplantısında bir üst rütbeye Tümgeneralliğe terfi ettirilir ve Şırnak 23'üncü Jandarma Sınır Tümen Komutanı olarak atanır.

PKK terör örgütüyle girişilen etkin mücadelede önemli mesafeler kat edilir ve yapılan operasyonlarda bizzat askerin başında bulanan Tümgeneral Aydoğan AYDIN bu hainlerin korkulu rüyası haline gelir. Girilemeyen Kato Dağı Aydoğan Paşa ve kahraman Mehmetçikler tarafından didik didik edilir. O güne kadar varlığından bile habersiz olunan gizli mağaralar bulunur. Teröristlere büyük kayıp verdirilirken nere-deyse bir orduya yetecek silah, mühimmat ve yaşam malzemeleri ele geçirilir. Tek hedefi PKK'nın kökünü kazımaktır, Aydoğan Paşa'nın.

İçişleri Bakanı Sayın Süleyman SOYLU, helikopter kazasından üç gün önce Şırnak Kato Dağında devam eden PKK'ya yönelik operasyonların sürdüğü bölgeyi ve askeri birliği ziyaretinde Tümgeneral Aydoğan AYDIN ile de görüşmüş ve Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN ile telefon görüşmesi yaptırmıştır. Aydoğan Paşa, Cumhurbaşkanımıza televizyonlarda da yayınlanan telefon görüşmesinde şu bilgileri vermektedir: “Terörle mücadele tarihinin erişemediği miktarda silah, mühimmat ve yaşam malzemesi bulundu. Önümüzdeki günlerde bu mağara sayılarında artış olacak. Yine bu bölgede teçhizatların bulunmuş olması Türkiye genelindeki terörle mücadeleye katkı sağlayacaktır. Buranın temizlenmesi Ankara ve İstanbul'da terörün belinin kırılmasında da etki yapacaktır."

Mübarek ramazan ayının gelmesiyle birlikte bir başka manevi iklime bürünmüştür Aydoğan Paşa. Mümkün olduğu sürece abdestsiz gezmeyen, namazlarını vaktinde kılan Tümgeneral Aydoğan AYDIN her ramazan bayram yaklaşınca sadaka dağıtırken sanki şehit olacağı malum olmuşçasına zarflara paraları koyar ve üzerine isim yazmadan fakir aile çocuğu askerlere dağıtılmasını sağlar. Sağ elin verdiğinden sol elin haberi olmasın anlayış ve hassasiyetini taşımaktadır o.

31 Mayıs 2017 Çarşamba günü aynı zamanda ramazanın beşinci günüdür. Oruçlu olarak şehitliği gezer. Mezar taşlarım okşar elleriyle ve gülleri koklar. Askerlere: “Buraları bakımlı ve temiz tutun” talimatını verir. Üs bölgelerini denetlemeye gitmek için hazırlanır emrindeki on iki komutanla birlikte. Yakın koruması hemşerisi Niksar'lı Astsubay Cavit Cihan ÖZLÜ tam teçhizatlı olarak gelir yanına. Aydoğan Paşa nereye gitse yanında olmuştur hep. Ancak o akşam gelmesini istemez yakın korumasının. Cavit sen makama sahip çık. Dün akşam nöbetçiydin, yoruldun dinlen oğlum” diyerek helikopterde yer olmasına rağmen geri çevirir onu.

Üst bölgelerini denetleyip Şenoba 48'inci Hudut Tugay Komutanlığına geldiklerinde akşam yaklaşmıştır. Birliğin başında emrindeki komutan ve askerlerle birlikte iftar ederler. 23'üncü Jandarma Sınır Tümen Komutanlığına intikal etmek üzere kendilerini ölüme, kendilerini sonsuzluğa, kendilerini şehadete götüreceğinden habersiz binerler Couger tipi helikoptere. Tümgeneral Aydoğan AYDIN'm yanında şehadete uçan silah arkadaşları ise, Albay Oğuzhan KÜÇÜKDEMİRKOL, Albay Gökhan PEKER, Yarbay Songül YAKUT, Binbaşı Koray ONAY, Yüzbaşı İlker ACAR, Yüzbaşı Nuri ŞENER, Başçavuş Mehmet ERDOĞAN, Uzman Çavuş Zeki KOÇ, Pilot Yüzbaşı Serhat SIĞINAK, Pilot Üsteğmen Abdülmuttalip KESİKBAŞ, Başçavuş Fevzi KIRAL, Piyade Uzman Çavuş Hakan İNCEKAL'dır.

Saat 20:55 sularıdır ve yatsı yaklaşmaktadır. Havalanır helikopter. Ancak kalktıktan üç dakika kadar sonra yüksek gerilim hattına çarparak düşer. Sağ kalan yoktur ve hepsi şehit olmuştur oracıkta.

Acı haber ateş gibi düşer Türkiye’ye, Türk Milletinin yüreğine. Türkiye, Tokat ve Başçiftlik kara yasa bürünür. Başçiftlik'ten ilk defa bir general, bir paşa yetişmiş ve o da şehitlik mertebesine yükselmiştir.

Tokat Milletvekili ve Milli Savunma Komisyonu Başkam Sayın Av. Yusuf BEYAZIT'ın dayısının oğludur Şehit Tümgeneral Aydoğan AYDIN. İçişleri ve Milli Savunma Bakanımız ile birlikte Sayın Yusuf BEYAZIT da 1 Haziran sabahı Sımak ta olay mahallindedir. Yedi şehidimiz Şırnak'ta düzenlenen törenin ardından memleketlerine uğurlanırken, Şehit Tümgeneral Aydoğan AYDIN aynı gün ikindi namazına müteakip Ankara Kocatepe Camiinde, Sayın Cumhurbaşkanımızın, Başbakanımızın, Genel Kurmay Başkanımızın, Bakanların, Milletvekillerinin, Komutanların, ailesinin ve Türk Milletinin katılımıyla kılınan cenaze namazından sonra Cebeci Şehitliğinde gözyaşı ve dualarla toprağa verildi.

Tüm Türk Milletin sahiplendiği Şehit Tümgeneral Aydoğan AYDIN için hatimler, dualar ve iftar yemekleri verildi, mevlitler o- kundu ülkemizin birçok vilayetinde ve ilçesinde. Doğduğu, çocukluğunun geçtiği ve ilkokulu bitirdiği Başçiftlik'te 8 Haziran Perşembe akşamı şehit evlatları Aydoğan AYDIN için iftar yemeği verildi ve akabinde Merkez Camiinde mevlid-i şerif okunup dualar edildi, yapılan hatimler bağışlandı. 9 Haziran Cuma günü Tokat Milletvekilimiz Sayın Av. Yusuf BEYAZIT, Şehit Tümgeneral Aydoğan AYDIN'ın üniversite öğrencisi olan oğlu Berkay AYDIN ile birlikte Başçiftlik'e  gelerek taziye ziyaretinde bulundular. Aynı gün ikindi namazına müteakip Tokat Ali Paşa Camiinde düzenlenen mevlid-i şerif okunması ve dua programına katıldılar.

2014 yılı yazında Şehit Tümgeneral Aydoğan AYDIN doğup büyüdüğü Başçiftlik'e çocukluk arkadaşı Nihat YILMAZ ile birlikte gelir. Yine çocukluk arkadaşı olan Murat TUNÇEL Başçiftlik'e yeni belediye başkanı olmuştur. Tebrik edip basan dileklerini ilettikten sonra Karaçam'a piknik yapmaya giderler. Orada Başçiftlik Belediye Başkanı Sayın Murat TUNÇEL'e: “Başçiftlik’e geldiğimde Nihat'ın evinde kalıyorum ama geceleri soğuk oluyor. Şöyle kaloriferli lüks bir misafirhane ya da konukevi yaptır, içini de ben döşeteyim. Hem ben geldiğimde rahat rahat kalırım, hem başka insanlar faydalanır” diyerek isteğini dile getirir. Belediye Başkanı Murat Bey durur mu? Güzel bir Konukevi yaptırır, içerisini de güzelce döşetir ve çocukluk arkadaşı Aydoğan Paşa’nın gelip misafir olmasını bekler. Ancak onun yerine şehadet haberi gelir. Kendisinin gelip misafir olması nasip olmayan Belediye Konukevine “Şehit Tümgeneral Aydoğan AYDIN Konukevi” adının verilmesi nasip olur.

Tokat Milletvekili Sayın Av. Yusuf BEYAZIT dayısının oğlu ve yeğeni olan Şehit Tümgeneral Aydoğan AYDIN ile ilgili olarak; "O başta Cumhurbaşkanımızın, Başbakanımızın, Genel Kurmay Başkanımızın ve diğer komutanlarımızın, çalışkanlığı, başarısı, vatanseverliği, karakterli kişiliğiyle dikkatlerini çeken, terörle mücadelede Diyarbakır Sur’da, Mardin Nusaybin'de, Hakkâri Yüksekova'da, Cizre'de, Silopi'de ve özellikle son operasyon bölgesi olan Kato dağında verdiği etkin mücadele ve başarı ile gözleri ve gönülleri dolduran bir komutandı. Terörle mücadelede destanlar yazdı. Morali hep yüksekti ve tek derdi vatandı. Alçak gönüllülüğüyle, fedakârlığıyla, vatanseverliğiyle, yiğitliğiyle, kahramanlığıyla bu milletin tamamının gönlünde ve vicdanında yer almıştır. Geriye bizlere ve Türk Milletine vatan millet aşkıyla tüketilen bir ömür ve üniversite öğrencisi Berkay ile ortaokul öğrencisi Tunay'ı, pırıl pırıl bu iki oğlunu bırakarak şahadete yürüdü.

Allah kabrini pür nur, mekânını ve makamını cennet eylesin inşallah. " dedi.

 Hasan AÇIKEL  Tokattan.net
    Turkhabersaati.com      Facebook/kumbet

Zenginin Delisi Fakirin Velisi; Deli Şükrü

Hiç yorum yok
Tokattan.net | Zenginin Delisi, Fakirin Velisi Deli Şükrü Türküsünün Hikayesi
T
ürküler, içinde yaşadığı coğrafyanın kültürünü, sanatı, inançlarını, geleneklerini, acı ve tatlı yaşanmışlıklarını, söz, ritim ve musiki ile ruhlara işleyen en önemli sözlü kaynaklardır. Ve her türkü içinde bir öykü barındırır. Tokat'ın kültürel zenginliği ile öne çıkan Reşadiye'de kimilerine göre "Zenginin delisi, Fakirin velisi" olarak anılan Deli Şükrü'nün ve O'na yakılan türkünün düğünlerden TRT repertuvarına uzanan gerçek hikayesini araştırdık.

Şükrü ALDEMİR bilinen namıyla Deli Şükrü, Reşadiye'nin Kızılcaören'de Hacı Osmanoğullarından Hüseyin Efendi'nin 5 kız ve 2 erkek toplam 7 çocuğundan biri olarak dünya gelmiştir. Küçük yaşta babasını kaybetmiş ve amcası Ethem Efendi'nin yanında büyümüştür. Amcasının gözetiminde büyümesi bazı disiplinsizlikleri yanında getirmiştir. Yöredeki bazı taşkın hareketleri nedeniyle halk arasında Deli Şükrü namını almıştır. 

O dönem Reşadiye Sivas vilayetine bağlıdır.  Yöre halkının şikâyeti üzerine Deli Şükrü, Sivas Valisi Reşit Paşa tarafından Gümüşhane Yöresi’nde Angıldere’ye sürgüne gönderilmiştir. Şikâyetin Reşadiye’nin Çakraz Köyü’nden Zaimoğlu tarafından yapıldığı söylentisi de vardır. Reşit Paşa, sürgünlükle yetinmez Deli Şükrü’yü Sivas Cezaevi’ne aldırmıştır.

Deli Şükrü hapiste yatarken Sivas eşraflarından birisi Vali Reşit Paşa'ya bir at hediye eder. At huysuz olduğu için kimse binemez. Birçok kişi dener; fakat, hiç kimse ata binmeyi bir türlü başaramaz. Buna binse binse biniciliği ile meşhur olan Deli Şükrü biner derler. Durum Reşit Paşa'ya iletilir. Vali Reşit Paşa, Deli Şükrü'yü getirtir, ata binmesini ister; ancak, Vali'nin çevresindekiler Deli Şükrü'nün kaçabileceğini söylerler. Vali bu tür endişeleri kabul etmez. Ne pahasına olursa olsun Deli Şükrü'yü ata bindirir. Deli Şükrü atın yelesinden tutar, atı sever, okşar ve bir sıçrayışta ata atlar, gözden uzaklaşır. Arkadan dedikodular başlar, birçoğu Deli Şükrü'nün gelmeyeceğini söylerler; fakat, Deli Şükrü, dedikoduları haksız çıkartarak geri döner. Reşit PaşaDeli Şükrü'nün bu mertçe davranışını takdirle karşılar ve Deli Şükrü'yü yanına çağırtır, gönlünü alır ve bir kaçta hediye vererek affettiğini söyler.

Deli Şükrü'nün Ardından
1940'lı yılların başında vefat eden Deli Şükrü hakkında bir çok hikaye anlatılır. Yaptığı taşkınlıklar halk arasında tepki çekse de kimilerine göre O, zenginin delisi, fakirin velisidir. Deli Şükrü'nün memleketi Kızılcaören beldesi Reşadiye ile Ordu'nun Mesudiye ilçesinin tam ortasındadır. Bu nedenle Deli Şükrü, Mesudiye'ye sürekli gider gelir. Deli Şükrü'nün namı Mesudiye'de de yürür ve Mesudiye'de O'nunla ilgili bir çok hikaye anlatılır. Hikayelerden biri şöyledir; 
Deli Şükrü Mesudiye'ye gider. Yemek için gittiği lokantadan yoğurt ister. Yoğurt yok diye vermezler. Yine aynı şekilde bir defasında da Mesudiye'de yumurta bulamaz. Bunun üzerine Mesudiye'nin hafta pazarı olan gün Mesudiye köylerden gelen yolları adamlarına kestirir, köylerden gelen yoğurtların ve yumurtaların parasını öder yoğurtları yere döktürür, yumurtaları da kırdırır, Mesudiye'ye birkaç hafta yoğurt ve yumurta göndermez.
Diğeri ise şöyledir;
Mesudiye'nin Ilışar Köyü küpçülük ile geçinen bir köydür. Yaptıkları küpleri satmak için eşeklere yüklerler başka köylere götürürler. Deli Şükrü birkaç kez bu küp yüklü eşekleri durdurur. Küpleri bir tepeden yuvarlatır, bazen de küpleri üst üste koydurur kurşuna dizermiş. Küplerin parasını da değeri üzerinden ödermiş.

Halk Edebiyatı Araştırmacısı, eğitimci ve yazar Hayrettin KOYUNCU, Deli Şükrü ile ilgili Kızılcaörenli İsmail Çoban’dan dinlediği hatıratı şöyle aktarıyor;

Deli Şükrü’nün o günün eşkıyalarından Soyatarıoğlu ile de bir olayı vardır. Soytarıoğlu Ordu yöresinde tanınan en azılı eşkıyalardandır. Gürcüler karısını kaçırmışlar o da en çok Gürcüleri öldürür. Perşembe Yaylası’nda bir gün çakır keyf bir durumda iken Deli ŞükrüSoytarıoğlu’na atıp tutuyor. Bu sözler Soytarıoğlu’nu ulaştırılıyor. Kısa bir süre sonra Soytarıoğlu Reşadiye’nin Baydarlı, Danişment ve Konak Köyü üzerinden çetesi ile birlikte Kızılcaören Beldesi’ne giriyor. Durumu daha önce haber aldığı için Deli Şükrü Reşadiye’nin Feselek Köyü’ne (Murat Kaya) kaçırılıyor. Soytarıoğlu köyü iyice aramasına karşın Deli Şükrü’yü bulamıyor. (Bu olayı o günü yaşamış olan Kızılcaörenli İsmail Çoban’dan dinledim.) İsmail Çoban, o zaman 90 yaşında idi.
Deli Şükrü Türküsü
Bu türkü, Deli Şükrü'nün Gümüşhane Yöresi'ndeki Angıldere'ye sürgünlüğü zamanında ortaya çıkmıştır. Deli Şükrü'nün torunları ve akrabaları halen Reşadiye'nin Kızılcaören kasabasında oturmaktadırlar, adına uydurulan türkünün kim tarafından yakıldığı bilinmemektedir. 

Tokat, Ordu ve Sivas bölgesinde düğünlerin vazgeçilmezi olan bu türkü, Halk Edebiyatı Araştırmacısı Hayrettin KOYUNCU tarafından 05 Aralık 1981 tarihinde derlenir, kaynak kişisi İsmail ÇOBAN ve yöre Reşadiye Kızılcaören olarak TRT Türk Halk Müziği Repertuvarına 2640 numarası ile kayda alınır. Türkü artık düğünlerden ulusala taşınır, yerel ve ulusal sanatçılar tarafından plaklara okunmaya başlanır. Türkiye bu türküyü ilk Mihrican BAHAR'ın sesinden dinler. 

Deli Şükrü derler namım varidi
Mağruptan maşruba (doğudan batıya) şanım var idi
Zaimoğlu’nda ahım vardı.

Gelme emmim gelme dönmem geriye
Beni sürdüler Angıldere’ye

Konaklar yaptırdım uzun çarşıya
Camlı pencereleri karşı karşıya
Haber anlatamadım Reşit Paşa’ya

Çekin kıratımı nalbant nallasın
Sağına soluna çekiç sallasın
Eyer vurun ak perçemi parlasın

Kıratımı çekin binek taşına
Elim yetişmiyor eyer kaşına
Benden selam edin Hamdi kardaşıma

Kırat damla kiril kiril kişniyor
Beş bacım var evde nakış işliyor
Hamdi kardeşim bilmem nişliyor.
"Konaklar yaptırdım uzun çarşıya" sözü Deli Şükrü'nün 1939 depreminde yıkılan Reşadiye'de bulunan gayrimenkullerini vurgulamaktadır. Deli Şükrü'nün vefatı sonrasında türkü söylenirken ikinci mısranın birinci bölümünden sonra "ağla anam" veya "ağla bacım" sözleri araya konur.  "Gelme emmi gelme" sözünün Deli Şükrü'nün babası olmadığından kendisi ile amcasının ilgilenmesinden kaynaklanmaktadır.

 Hasan AÇIKEL  Tokattan.net
 Koleksiyonevi.net
  Hayrettin KOYUNCU, Öyküleriyle Türkülerimiz


Fessiz Kız

1 yorum
Tokattan.net | Fessiz Kız
Y
ıl 1913 Osmanlı vilayeti olan Yemen yine isyanlarla çalkalanır. Seferberlik ilan edilir, gidenlerin dönmediği Yemen için. Anadolu çocukları yola çıkmaya hazırdır ve vedalaşırlar sevdikleriyle. Başçiftlik'ten Mehmet cebinden çıkardığı küçük bir mendili nişanlısı Emine’ye uzatıp; "Al, bu mendil benden sana hediye ve emanetimdir. Eğer sağ salim dönersem bana iade edersin. Yok, eğer dönmeyecek olursam, bu emanetimi kefeninle beraber ahirete getir orada ver bana." der, koyulur yollara... Başçiftlik'in Fessiz Kızı; Emine AÇIKEL'in bilinmeyen hikayesini Eğitimci Yazar Nihat AYMAK'ın kalemi aldı.

Eğitimci Yazar Nihat AYMAK, 2006 yılında yayın hayatına başlayan ve Tokat'ın Kültür, Sanat ve Edebiyat dünyasına yön veren sayılı dergilerinden biri olan Kümbet'in 36. sayısında "Fessiz Kız" başlığıyla bir hikaye kaleme aldı. 

Nihat AYMAK, 1913 yılında Tokat Başçiftlik'ten Yemen'e savaşa giden ve bir daha dönmeyen Mehmet ile geride bıraktığı nişanlısı Emine'in vefatına kadar süren bekleyişinin hikayesini okuyucusuna şöyle aktarıyor;
Yıl 1329, yeni takvime göre 1913 Tokat ili Reşadiye ilçesinin en uzak ve en büyük köylerinden Başçiftlik yine bir azaplık zamanını yaşamaktadır. Mayıs sonu gibi göçülüp, Ağustos sonu gibi gelinir yayladan. Yaylaya göçerken ayrı bir heyecan yaşar insanlar. Bir bayram, bir düğün coşkusu içinde genç kızlar ve taze gelinler en güzel kıyafetleri ve başlarındaki fesleri ile göz doldururlar. Kadınlar genelde yaylada, erkekler köyde olurlar üç ay kadar. Ekin harman işleri, nadasa bırakılan tarlaların herk edilmesi bu aylara denk gelir. Erkekler azap gibi çalışarak bu işleri yaptıkları için yayla zamanına azaplık zamanı denile gelmiştir. Üç yüz hanelik köy kuşluk vaktinden sonra öyle tenhalaşır ki; mahalle aralarında, çeşme başlarında kimsecikler görünmez....

Dere mahalleden Cinömerlerin Hasan’ın oğlu Mehmet nihayet nişanlanır çocukluğundan beri sevdiği yavuklusu Tekkeşinlerin Mehmet’in kızı Emine’ye. Emine yeni yetme gencecik toy gibi bir kız. Selvi boyu, elma gibi yanakları, hilal gibi kaşları, uzun siyah kirpikleriyle görenlere “Maşallah” dedirtmektedir. Alnına gelen ön tarafında beş tane küçük çil çil altınların sıralandığı fesi, uzun siyah saçlarıyla dört sağ tarafa, dört sol tarafa yaptığı örgülerde güzelliğine güzellik katar. Emine yayla yollarında, koyun sağmalarda sevincinden türküler söyler, Mehmet ise tarlalarda ekin biçerken, kara sabanla herk ederken esen rüzgârlarla sevda manileri gönderir nişanlısı Emine’ye.

Mehmet sarı öküzleri önüne katmış, Çaldibi’nden, Düldülizi’nden aşıp selim çalına herk etmeye gitmektedir. Ayağındaki çarığın altıda delinmeye başlamış iyiden iyi. Emine’sine nişan takmış ki umurunda mı çarığın deliği. Dünya dümdüz bu günler onun için... Elindeki öğendireyle öküzleri “ha oğlum ha” diyerek mudullarken gönlünde Emine’si vardır Mehmet’in. Emine’de yaylada somun tepesinin dibindeki sürünün içinde koyun sağarken Mehmet’ini düşünür hep. Hele yaylaya giderken Kızılyar’ın düze çıkıp ta köye doğru bakınca kızların dilinden düşürmediği şu türküyü de söylemeden edemez.

Mavilim herk ediyor
Hergini terk ediyor, mavilim.
Hergin başını yesin
Yârin elden gidiyor, mavilim.


Yıl 1913. Birinci Dünya savaşının başlamasına sadece bir yıl kalmıştı. 1536 dan beri Osmanlı vilayeti olan Yemen yine isyanlarla çalkalanıyordu. Yemen’de isyan çıktı mı gidip isyanı bastıracak Anadolu çocuklarının ölüm yolculuğuna ağıtlar yakılmaya başlanırdı. Yemen’e o zamanlar Osmanlı toprağı olan Suriye’den, Hicaz’dan asker göndermek pek makbul değildi. Zira bu askerler savaş sırasında silahlarını bırakıp isyancılara katılırdı. Bu yüzden isyanı ancak Anadolu çocukları bastırabilirdi. Karadeniz ve İç Anadolu’da büyük seferberlik ilan edilmiş, orduya katılacak genç Anadolu çocukları kışlaların önüne dizilmeye başlamışlardı.

Reşadiye Hükümet Konağından çıkan jandarmalar köy yollarını tutarlar yürüyerek. Girdikleri her köyü bir hüzün, bir kara yas basar ne var ki! Çeşme başlarında, fırın önlerinde, tarla yollarında kadınlar kızlar birbirlerine söylenip durmaktadırlar jandarmaların getirdiği Yemen’e seferberlik ilan edildiği haberini. Kulaktan kulağa yayılan bu haber ateş gibi düşer sinelere. Yemen uzak diyarlarda, nice canların bir nefeste tüketildiği yer olarak yürekleri ürkütür, zihinleri dondurur. Gidenlerin dönmediği, dönenlerin yaşamadığı yer olarak Osmanlı topraklarında nam salmıştır.

Dillerde dolaşan, yürekleri burkan acı, hüzün ve dramdır Yemen. Bir imparatorluğun yükselişini de, duraklamasını da, çöküşünü de görmüştür. Yemen toprakları 400 yıl boyunca isyan, acı, sıcak ve ölümden başka bir hatıra bırakmamıştır akıllarda. En çok Yemen için gözyaşı dökülmüş, en çok Yemen için şehit verilmiştir. Belki de bu yüzden en çok Yemen için türkü yakılmıştır imparatorluğun dört bir yanında.

Yemen’e gidenlerin dönmediklerini bilenler, o acıları yaşayanlar, o hüzünlü hatıraları dinleyenler bu gün yeni bir figanla karşı karşıya kalmışlardır. Cami’nin önüne toplananların namaz vaktine kadar konuştukları Yemen için ilan edilen seferberlik olur. Cuma namazı öncesi hocanın vaizi de, hutbenin konusu da hep seferberlik ve şehitlik üzerinedir. Sadece gidenler değil, asıl kalanlar yaşayacaklar Yemen’in acısını. Yemen’e kimlerin gideceği belli olur Başçiftlik’te. Beş kişiden biri de Cinömerlerin Hasan’ın oğlu Mehmet’tir, Emine’nin nişanlısı. Yıllardır çektikleri gizli sevda duyulup, çıktı ortaya. Söz kesildi, nişan yapıldı. Helallisi oldu sevdiği kız Mehmet'e. Ne var ki Yemen girdi şimdi de aralarına. Düğün hazırlığı, harp hazırlığına çevrildi birden bire. Erkekler gamlı, kadınlar bağrı yaralı, gözleri yaşlı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyor koca köyde. Şimdilik gidecek beş yiğit ama herkes birbirine akraba Başçiftlik’te. Beş değil, üç yüz haneden çıkıyor bu neferler. Kiminin emmisi, kiminin dayısı, kiminin halasının oğlu, kiminin yavuklusu, kiminin eniştesi. Kuşlar bile eskisi gibi nazlı nazlı değil, hüzünle uçar gibi Yemen haberinden sonra. Yemen’e gidecek delikanlılar şu türküyü söyleyip dururlar dertli dertli.

Fırın üstünde kürek.
Yine yandı bu yürek.
Her dertlere dayandın,
Buna da katlan yürek.

Aya bak yıldıza bak.
Suya giden kıza bak.
Kız Allah’ı seversen,
Dön de bi yol bize bak.


Yayladan göçüldü, ekin harman işleri bitti ya; neşe yok köyün içinde. Harpten başını alamadı yüzyıllardır Osmanlı. Yemen haberinin gönülleri yaktığı gibi düşen ilk kırağı da yaktı Başçiftlik’in yeşil örtüsünü. Doğan güneş hafiften kırdı sabahın ayazını. Kuşluk vakti caminin önü hiç görmediği bir kalabalığı şahit oldu. Yaşlısı genci, kadını erkeği, çoluğu çocuğu dolmuş her bir yana, iğne atsan yere düşmeyecek sanki. Hasan hoca öyle bir duaya başladı ki, gözlerinden siyem siyem akan yaşlar siyah sakalından süzülüp bağrını ıslatıyor... Uğurlamaya gelenlerin hepsi hüngür hüngür ağlamaktaydı. Çünkü herkes biliyordu ki, Moskof harbine gidenler döndüğü halde Yemen’e gidenler dönmeyecekti. Bundan dolayı bu yiğit delikanlılara kurban gözüyle bakılmaktaydı.

Çığlıklar, ağıtlar ve gözyaşları birbirine karışarak düştüler yola. İçlerinde evli olan da vardı, nişanlı olan da, yavuklusu olan da. Merabaşı’nda, çayırların kenarındaki çalıların altında bekliyordu eşini, nişanlısını, yavuklusunu Yemen’e gönderecekler son bir veda için... Kınalı delikanlılar yaklaşınca Emine ve arkadaşları dayanamayıp öyle canhıraş bir feryada başladılar ki yürekler dayanmaz. Sevdiklerine son kez öyle bir sarıldılar ki, gözyaşları delikanlıların göğüslerini su dökülmüşçesine ıslattı. Her biri birkaç adım ötede son sözlerini, son arzularını ilettiler birbirlerine. Helallik aldılar birbirlerinden. Emine nişanlısı Mehmet’in gözlerinin içine öyle bir baktı ki; sanki bu bakışın son bakış olacağı her ikisine de malum olmuş gibiydi. Mehmet cebinden çıkardığı küçük bir mendili nişanlısı Emine’ye uzatıp; "Al, bu mendil benden sana hediye ve emanetimdir. Eğer sağ salim dönersem bana iade edersin. Yok, eğer dönmeyecek olursam, bu emanetimi kefeninle beraber ahirete getir orada ver bana." Emine hıçkırıklarına mani olamıyordu bir türlü. Elindeki mendili yüzlerine, gözlerine sürüp kokladı kokladı. Avucundaki küçücük mendil ıslanıvermişti gözyaşlarıyla. Son kez ellerini tuttu Mehmet. Çözülen eller değil hayallerdi, umutlardı, gelecekti, kurulacak yuvalardı sanki. Kınalı delikanlılar gözlerinden boncuk boncuk yaşlar akarken ağır adımlarla yürüyorlardı bilmedikleri diyarlara doğru. Beş yaralı yürek toprağa diz çökmüş yerleri kazıyorlardı elleriyle feryat ederek. Gözyaşları siyah toprağa dökülüyordu damla damla.

Yürüdüler yüreklerinin yarısını geride bırakmış olarak. Gönülleri gamlı, ciğerleri pare pare yaralı olarak yürüdüler. Çaylaklık’tan geçip Taştekne’ye gelince durdular. Tarlalara gidip gelenlerin, yolcuların, çobanların, sadece insan değil kurtların kuşların bile su içtikleri, büyük bir kayanın içi oyularak yapılan tekneye bakıp içerisine ağaç oluktan şırıl şırıl dökülen suyun sesini dinlediler. “Kim bilir Taştekne’nin suyundan tekrar içmek nasip olacak mı?” diye söylenip, oluğun ucuna ellerini tutarak içtiler kana kana. Yüreklerindeki ateşi değil söndürmek, hafifletmiyordu bile ellerini üşüten su. Kayalıyataktan, Hatipli ile Elmacık’ın arasındaki vadiden Ağköprü’ye ulaştılar. Bereketli’nin yanından, Meğedün’den, Zinav gölünün üstünden, Goğanı ile Bağdatlı’nın arasından geçip Delice deresini aşarak çam ağaçlarıyla kaplı tepenin üstüne çıkınca soluklanalım diye durup oturdular. İkindi güneşinin vurduğu evlerin camları altın sarısı gibi parlıyordu vadinin içinde, sırtını çam ormanına yaslamış Reşadiye’de. Çermik’ten çıkan buharın göğe yükselip kayboluşunu izlediler. Mehmet sessizliği bozup; “Allah’ın kudretinden sual mi olunur? Yerin altında kaynatıp kaynatıp gönderiyor Yüce Mevla. Ne birazcık soğuyor, ne de tükeniyor. Hem de romatizmaya iyi geliyor.” deyince başlarını sallayarak tasdik etti arkadaşları Mehmet’in sözlerini. Kalkıp inmeye başladılar görünen Reşadiye’ye aşağı.

Karakış, zemheri, gücük, mart, abrul, mayıs, kirez, temmuz derken aylar, mevsimler dolanıp durur. Hasret ateş gibi, kor gibi oturur yüreklere. Yemen’den pek sağlıklı haber gelmez, gelse de Başçiftlik’e ulaşana kadar zaman geçer, havadis paslanır. Sabır ve duadan başka yapacak bir şey yoktur. Tarlalar yine herk edilmeyi, ekilmeyi; ekinler biçilmeyi, inekler koyunlar sağılmayı, sütler peynir, çökelek, tereyağı yapılmayı bekler. Hayat acılara, özlemlere, hasretlere, yürekteki yaralara rağmen devam eder, etmek zorundadır.

Birinci dünya savaşı biter ve Osmanlı 1918 yılından itibaren Yemen’den çekilmeye başlar. Anadolu’nun her ilinde, her ilçesinde, her nahiyesinde, bucağında, köyünde bir heyecan vardır. Giden kınalı kuzuları bekleşme başlamıştır.

Emine dilinden eksik etmediği dualarıyla bekler Mehmet’ini. Ne var ki; Yemen nişanlısını geri vermemiştir ona. Ağıtları gözyaşı, gözyaşları sel olur Emine’nin. Dalıp dalıp gider Emine. Ağlaya ağlaya gözyaşları kurur adeta. Kimseyle konuşmaz, konuşamaz lal olmuş gibidir. Evde yalnız kaldığı bir gün, nişanlısı Mehmet’i Yemen’e uğurlarken başından çıkarıp bir daha takınmadığı fesini sandığından alıp koyar önüne. Gönlünden “senin elinin değmeyeceği örgüleri ben ne yapayım” diye geçirerek, elindeki makasla herkesin imrendiği dört sağ, dört sol taraftaki sekiz örgülü, beline yaklaşan uzun siyah saçlarını kulaklarının hizasından kesip fesine diker. Nişanlısı şehit Mehmet’inin giderken verdiği mendili koklar, yüzlerine sürer ve gözlerinden akan yaşlarla ıslatıp kestiği saçlarının dikili olduğu fesi ile birlikte koyar sandığına.

Aylar yıllar, kışlar yazlar geçer ama onun gönlündeki yangı hiç geçmez, hiç hafiflemez. Hayat her şeye rağmen devam etse de, Emine için durmuş, donmuş gibidir. Her kış metrelerce kar yağar Başçiftlik’in üstüne. O beyaz örtü aylarca kalır ama Emine’nin gönlündeki karaları ağartamaz bir türlü. Bahar gelip her taraflar yeşerir, çalıların dibinde mor menekşeler, dağlarda sümbüller, nergisler boy verir ama onun gönlü bir türlü yeşermez. Koyunların kuzulaması, ineklerin sağılması, ekinlerin ekilmesi, patateslerin sökülmesi hep devam edip durur ancak Emine’nin gönlü hep gam dağlarıyla örülüdür. Ne yüreğinin yarası merhem bulur, ne ciğerinin ateşi hafifler. İçten içe yanar ha yanar. Evlenmek, yurda yuvaya, çola çocuğa karışmak onun lügatinde olmayan kelimelerdir. Konuşmaz kolay kolay. Sadece sorarlarsa cevaplar kısaca. Kendini işe verir... Babası, annesi, kardeşleri sadece üzülürler onun için. Onu hoş tutmaktan başka ellerinden bir şey gelmez. Mehmet’ini Yemen’e uğurladığı günden sonra başına hiç fes takmadığı için herkesin dilinde onun adı artık Fessiz Kız’dır. Yıllar sonra adının Emine olduğu bile unutulur sanki. O koca köyün Fessiz Kızıdır.

1934 yılında çıkarılan kanunla Fessiz Kız’gilin ailesi Açıkel, şehit nişanlısı Mehmetgilin ailesi de Koç soyadını alırlar. Fessiz kızın elleri zaten her zaman Mevla’ya duada ve açıktır. Kınalı koçunu yirmi bir yıl önce vatana kurban gönderdiği için Koç olmak, Açıkel olmak onun için pek bir anlam ifade etmez.

1939 yılında Aralık’ın yirmi altısını yirmi yedisine bağlayan gece sabaha karşı her tarafı beşik gibi sallayan büyük zelzele olur. Erzincan’dan başlayan deprem Kelkit vadisindeki Reşadiye, Niksar, Erbaa ve Taşova ile köylerini yıkıp geçirir. Mevsimin kış olması nedeniyle soba ve ocaklardaki ateşler büyük yangınlara sebep olur. Bu depremden Başçiftlik’te zarar görür. Ölenler, yaralananlar, evleri yıkılanlar, evsiz barksız kalanlar olur. Köylü büyük bir dayanışma göstererek hasar gören evleri tamir ederler, yıkılanların yerine yenisini yaparlar. Ancak yüreklerdeki acılara yeni acılar katar büyük zelzele.

Fessiz Kız yirmi altı yıl önce en büyük yürek zelzelesini yaşadığı için, evlerin samanlıkların yıkılması onun gönlündeki yıkıntının yanında çok hafif kalmaktadır. Fessiz Kız’ın babası ve annesi rahmetli olunca ağbisi Mustafa’nın yanında kalmaya başlar. Yengesi evlerinin yanındaki mahalle fırınını yakıp, komşuların ekmeklerini pişirme işini üstlendiğinden tarla, bostan işlerinin yanında yeğenleri Akif, Çeşminaz, Ali ve Güllünaz’a adeta annelik yapar. Beşiklerini sallar, gözyaşları içinde söylediği ağıtlar ninni olur. Yayla yolları, ekin tarlaları onun ağlama mekânlarıdır. Yalnız kaldığı, Rabbiyle baş başa kaldığı, Mehmet’ine mesajlarını gönderdiği zamanlardır ıssız yollar, tenha tarlalar. Evlerinin önündeki mahalle fırınının kenarında oturur boş kaldığı zamanlar sessizce. Fırının duvarında, ortasında at izi görünümlü bir oyuk bulunan taşa diker gözlerini. Kimse anlayamaz onun ruh halini. O taş Çaldibinden At yoluna giderken Düldülizi adı verilen mevkiden getirilip fırının duvarına yerleştirilmiştir. Hazret-i Ali Efendimizin atı olan Düldül’ün buradan geçerken basarak iz bıraktığı taş olduğuna inanılır. Fessiz Kız kendi halinde o taşa, o taştaki düldülizine bakarak “Allah’ım, bu dünyada kavuşamadık, Zülfikâr’ıyla nice din düşmanlarını biçen Hazret-i Ali Efendimiz hürmetine, onu seferden sefere taşıyan düldülünün şu ayak izi hürmetine emanetini bir an evvel al da beni Mehmet’ime kavuştur. Emanet olarak bıraktığı mendilini bu dünyada geri veremedim, ahrette vermeyi nasip eyle” diye geçirir içinden. Mahalle fırınının yanındaki evliya kabri olarak bilinen mezara yaslanıp el açar, dua eder her gün.

Aylar mevsimleri, mevsimler yılları kovalarken zaman akıp gider. Emine hem Fessiz Kız’dır, hem de sessiz kızdır. Onun tek arzusu bir an önce Rabbine ve Mehmet’ine kavuşmaktır. 1952 yılında Başçiftlik’in Reşadiye’den ayrılıp Niksar’a bağlanması, 1968 yılında belediyelik olması onun ne beynindeki, ne de gönlündeki gündemini hiç meşgul etmez.

Ağbisi Mustafa rahmetli olunca ninnilerle büyüttüğü yeğeni Akif’in, daha sonra da Ali’nin yanında kalmaya başlar. O hem ailenin, hem mahallenin, hem köyün saygı duyduğu, hiç kimseyi incitmemiş, elleri öpülesi mübarek bir insandır. Yaşı altmışı geçtikten sonra nurani çehresiyle dikkatleri çekip, görenlere Allah’ı ve ahreti hatırlatmaktadır.... Genç kızlığından beri kahrından başka bir şeyine rastlayamadığı, neşelenemediği, gülemediği, içinde bulunmaktan mutluluk duymadığı bu dünyayı, evleri, yolları, tarlaları, çayırları, koyunları, kuzuları, bebekleri, çocukları ve hiç bir şeyi ve hiç kimseyi dünya gözüyle göremez olmuştur. “Yoluna bakmaktan bakar kör oldum” diye yaktığı ağıtlar artık gerçeğe dönüşmüş, yetmiş bir yıldır gören gözler artık hiç görmez olmuştur.

Kırk gündür konuşmaktan, yemekten ve içmekten kesilen Fessiz Kız, aile fertlerinin yalnız bırakmadığı yatağının içinde, onların çaresiz bakışları, duaları, Fatihaları, Yasinleri, arasında Rabbine can emanetini teslim edeceği dakikayı beklemektedir. Nihayet akranlarından birinin hatırına gelir, onun on yıllar önce söylediği sözler. “Nişanlısının giderken emanet ettiği bir mendil olmalı onu bulun getirin hemen” der. Sandığını açıp bulurlar Mehmet’in köyden çıkıp seferberliğe Yemen’e giderken son vedalaşmalarında verdiği o küçük mendili. Tarif edilemeyen bir kokuya bürünmüş o küçücük mendil, Fessiz Kız'ın küçülmüş, sararmış ve nurlanmış yüzüne besmele ile örtülür. Az sonra sık sık pamukla ıslatılan dudaklarının kıpırdadığı fark edilip “acaba bir şey mi söyleyecek” diye beklenirken kısılmış sesiyle kelime-i şehadet getirdiği anlaşılır. Yüzüne örtülen emanetle ruhunu Mevla’sına teslim edip, yetmiş üç yıllık fani hayatını sonlandırarak ahiret hayatına ve Mehmet’ine doğru yürür. Şehit nişanlısının arzusu ve kendi vasiyetine uyularak, yıkandıktan sonra göğsünün üzerine hediye mendil konulduktan sonra beyaz kefene sarılır.

Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun.
"Fessiz Kız" hikayesinin geniş halini Kümbet Dergisinin 36. sayısından okuyabilirsiniz.

 Hasan AÇIKEL  Tokattan.net
 Facebook/TOFSAD
 Kümbet Dergisi

Evliya Çelebi'nin Gözüyle Şehr-i Tokat

Hiç yorum yok
Tokattan.net | Evliya Çelebi'nin Gözüyle Şehr-i Tokat
E
vliya Çelebi17. yüzyılda, yedi iklim, 18 padişahlık dönemi gezen, 71 yılı aşkın ömrünün 51 yılını seyahatlerde geçiren, bir diyardan bir başka diyara uzanan yollarda, farklı şehirlerde, farklı ülkelerde geçirmiş ve gördüklerini "Seyahatnâme" adlı eserinde toplamış, dünyaca ünlü bir seyyahtır. Ünlü gezgin seyahatleri sırasında Tokat ve çevresine de uğramış ve "Evvelâ Mısır ve Bağdad'dan başka Şam, Haleb, Aymtab, Diyarbakır, Tire, Manisa ve İzmir’dir. Sekizinci büyük şehir bu Tokat şehridir. Allah imar etsin." ifadeleriyle övgülerini dile getirmiştr...

Evliya Çelebi, 17. yüzyılda, Osmanlı topraklarını 40 yıldan uzun süren gezmiş ve gördüklerini Seyahatnâme adlı eserinde toplamış, dünyaca ünlü gezginlerden biridir. Evliya Çelebi seyahatleri sırasında Tokat ve çevresine de uğramış ve gördüklerini Seyahatname adlı eserinde okuyucusuna aktarmıştır. Evliya Çelebi, Seyahatnamesi adlı eserinde 17. yüzyılda Tokat ve çevresine dair gördüklerini okuyucusuna şöyle aktarıyor;
Evvelâ bu hoş-havalı şehrin dört tarafında olan bahçeleri, bostanları ve gülistan bağları içinde akan suları var ki her bir tatlı sulu ırmağın kıyısında direkli İrem Bağları gibi Rıdvan Cenneti bahçelerinde bülbüllerin figanları ve hoş sesli ötüşleri insanın ruhuna safa verir. Bütün meyveleri öyle ter ü taze ve suludur ki diğer beldelere türlü türlü meyvelerinden hediye götürürler. Henüz letâfeti ve tatlılığı bâki olup birkaç günde lezzeti değişmeyip yine taze ve tatlı kalır. 

 Ve her bağları birer çeşit köşk, havuz ve fıskiyeler ile süslenmiş ve türlü türlü ağaçlar ile bezenmiş olup bütün halkı zevk ve şevk ehli, garip insanları seven kimselerdir, kin ve hileden uzak, her şeyden temizlenmiş, derya gönüllü, cömert, yumuşak huylu ve sakin adamlardır. Herkes hakkımda iyi düşünüp genellikle bezirgân olduklarından herkes ile iyi geçinirler. Ve hayır işlemeyi ve imaret yapmayı severler. Her cami, saray ve imaretleri o kadar sağlam ve güzel yaptırırlar ki minnetsiz hanelerine ve hoş camilerine insan girse hayran olur. 

Bu şehrin yapılarında olan güzellik ve zariflik meğer Haleb şehrinde ola. Üstad mühendisler, var güçlerini harcayıp bu şehir yapılarını Amasya şehri yapılarından sanatlı olmak üzere tasarruflar, mukarnas, medine ve gilvîler etmişler ki bukalemun renkli dönen dünyada böyle işçiliği bir geçmiş mimar etmemiştir, zira bu şehir halkı gayetle varlıklı kimseler olduğundan hayrata çalışıp var güçlerini harcayarak Allah yolunda imaret ederler. O yüzden bu şehir günden güne büyük şehir olmadadır. Hatta kara ve deniz gezginleri içinde bu yeryüzü yedi iklim sayıldığında, bu Tokat şehri yedi beldedendir. 

Evvelâ Mısır ve Bağdad'dan başka Şam, Haleb, Aymtab, Diyarbakır, Tire, Manisa ve İzmir’dir. Sekizinci büyük şehir bu Tokat şehridir. Allah imar etsin. 

Bu şehrin zemini bir geniş bir ova ve verimli bir arazidir, asla dengi benzeri yoktur. Toprağı mamur ve her zaman halkı sevinçli, her tarafta mabedhaneleri güzel, amber kokulu pâk toprağı beğenilir, halkının ay ve yıl, gece ve gündüz nimetleri bol, her tarafta tatlı suları akar bir şenlikli şehirdir. Hâlâ Horasan Sultam Hacı Bektaş Velî duası bereketiyle bu eski şehir âlimlerin toplandığı yer, fâzılların kaynağı ve şairlerin meskenidir.

Bilginleri çoklukla felsefi ilimlerle ilgilenmezler. Ancak hadis ilmi, fıkıh ilmi ve feraiz ilmi görürler. Hepsi Numan ibn Sâbit (Hanefî) mezhebinde sâbit-kademlerdir. Tamamı pâk inançlı, mü'min, muvahhid, vera sahibi ve takva ehli kimselerdir.

Zengininin yoksulunun nimetleri gelene gidene açıktır. En aşağı derece kimseleri ve eğlenceye düşkün, hafif sayılan kimseleri bile kanaat sahibi olup yemeğini yalnız yemezlerdir, zira Allah'ın emriyle halkı "Yâ Ganî" ismine mazhar olduklarından o sıfat ile sıfatlandılar.

 Hasan AÇIKEL  Tokattan.net
 Tokattan.net
 Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Seyit Ali KAHRAMAN
Okumadan Geçme
Tokattan.net © 2016-2021 Tüm hakları saklıdır.