Tokattan.net | Tokat'tan Dünyaya...: Şehir ve İnsan Tokattan.net | Tokat'tan Dünyaya...: Şehir ve İnsan

Responsive Ad Slot

Şehir ve İnsan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şehir ve İnsan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Zenginin Delisi Fakirin Velisi; Deli Şükrü

Hiç yorum yok
Tokattan.net | Zenginin Delisi, Fakirin Velisi Deli Şükrü Türküsünün Hikayesi
T
ürküler, içinde yaşadığı coğrafyanın kültürünü, sanatı, inançlarını, geleneklerini, acı ve tatlı yaşanmışlıklarını, söz, ritim ve musiki ile ruhlara işleyen en önemli sözlü kaynaklardır. Ve her türkü içinde bir öykü barındırır. Tokat'ın kültürel zenginliği ile öne çıkan Reşadiye'de kimilerine göre "Zenginin delisi, Fakirin velisi" olarak anılan Deli Şükrü'nün ve O'na yakılan türkünün düğünlerden TRT repertuvarına uzanan gerçek hikayesini araştırdık.

Şükrü ALDEMİR bilinen namıyla Deli Şükrü, Reşadiye'nin Kızılcaören'de Hacı Osmanoğullarından Hüseyin Efendi'nin 5 kız ve 2 erkek toplam 7 çocuğundan biri olarak dünya gelmiştir. Küçük yaşta babasını kaybetmiş ve amcası Ethem Efendi'nin yanında büyümüştür. Amcasının gözetiminde büyümesi bazı disiplinsizlikleri yanında getirmiştir. Yöredeki bazı taşkın hareketleri nedeniyle halk arasında Deli Şükrü namını almıştır. 

O dönem Reşadiye Sivas vilayetine bağlıdır.  Yöre halkının şikâyeti üzerine Deli Şükrü, Sivas Valisi Reşit Paşa tarafından Gümüşhane Yöresi’nde Angıldere’ye sürgüne gönderilmiştir. Şikâyetin Reşadiye’nin Çakraz Köyü’nden Zaimoğlu tarafından yapıldığı söylentisi de vardır. Reşit Paşa, sürgünlükle yetinmez Deli Şükrü’yü Sivas Cezaevi’ne aldırmıştır.

Deli Şükrü hapiste yatarken Sivas eşraflarından birisi Vali Reşit Paşa'ya bir at hediye eder. At huysuz olduğu için kimse binemez. Birçok kişi dener; fakat, hiç kimse ata binmeyi bir türlü başaramaz. Buna binse binse biniciliği ile meşhur olan Deli Şükrü biner derler. Durum Reşit Paşa'ya iletilir. Vali Reşit Paşa, Deli Şükrü'yü getirtir, ata binmesini ister; ancak, Vali'nin çevresindekiler Deli Şükrü'nün kaçabileceğini söylerler. Vali bu tür endişeleri kabul etmez. Ne pahasına olursa olsun Deli Şükrü'yü ata bindirir. Deli Şükrü atın yelesinden tutar, atı sever, okşar ve bir sıçrayışta ata atlar, gözden uzaklaşır. Arkadan dedikodular başlar, birçoğu Deli Şükrü'nün gelmeyeceğini söylerler; fakat, Deli Şükrü, dedikoduları haksız çıkartarak geri döner. Reşit PaşaDeli Şükrü'nün bu mertçe davranışını takdirle karşılar ve Deli Şükrü'yü yanına çağırtır, gönlünü alır ve bir kaçta hediye vererek affettiğini söyler.

Deli Şükrü'nün Ardından
1940'lı yılların başında vefat eden Deli Şükrü hakkında bir çok hikaye anlatılır. Yaptığı taşkınlıklar halk arasında tepki çekse de kimilerine göre O, zenginin delisi, fakirin velisidir. Deli Şükrü'nün memleketi Kızılcaören beldesi Reşadiye ile Ordu'nun Mesudiye ilçesinin tam ortasındadır. Bu nedenle Deli Şükrü, Mesudiye'ye sürekli gider gelir. Deli Şükrü'nün namı Mesudiye'de de yürür ve Mesudiye'de O'nunla ilgili bir çok hikaye anlatılır. Hikayelerden biri şöyledir; 
Deli Şükrü Mesudiye'ye gider. Yemek için gittiği lokantadan yoğurt ister. Yoğurt yok diye vermezler. Yine aynı şekilde bir defasında da Mesudiye'de yumurta bulamaz. Bunun üzerine Mesudiye'nin hafta pazarı olan gün Mesudiye köylerden gelen yolları adamlarına kestirir, köylerden gelen yoğurtların ve yumurtaların parasını öder yoğurtları yere döktürür, yumurtaları da kırdırır, Mesudiye'ye birkaç hafta yoğurt ve yumurta göndermez.
Diğeri ise şöyledir;
Mesudiye'nin Ilışar Köyü küpçülük ile geçinen bir köydür. Yaptıkları küpleri satmak için eşeklere yüklerler başka köylere götürürler. Deli Şükrü birkaç kez bu küp yüklü eşekleri durdurur. Küpleri bir tepeden yuvarlatır, bazen de küpleri üst üste koydurur kurşuna dizermiş. Küplerin parasını da değeri üzerinden ödermiş.

Halk Edebiyatı Araştırmacısı, eğitimci ve yazar Hayrettin KOYUNCU, Deli Şükrü ile ilgili Kızılcaörenli İsmail Çoban’dan dinlediği hatıratı şöyle aktarıyor;

Deli Şükrü’nün o günün eşkıyalarından Soyatarıoğlu ile de bir olayı vardır. Soytarıoğlu Ordu yöresinde tanınan en azılı eşkıyalardandır. Gürcüler karısını kaçırmışlar o da en çok Gürcüleri öldürür. Perşembe Yaylası’nda bir gün çakır keyf bir durumda iken Deli ŞükrüSoytarıoğlu’na atıp tutuyor. Bu sözler Soytarıoğlu’nu ulaştırılıyor. Kısa bir süre sonra Soytarıoğlu Reşadiye’nin Baydarlı, Danişment ve Konak Köyü üzerinden çetesi ile birlikte Kızılcaören Beldesi’ne giriyor. Durumu daha önce haber aldığı için Deli Şükrü Reşadiye’nin Feselek Köyü’ne (Murat Kaya) kaçırılıyor. Soytarıoğlu köyü iyice aramasına karşın Deli Şükrü’yü bulamıyor. (Bu olayı o günü yaşamış olan Kızılcaörenli İsmail Çoban’dan dinledim.) İsmail Çoban, o zaman 90 yaşında idi.
Deli Şükrü Türküsü
Bu türkü, Deli Şükrü'nün Gümüşhane Yöresi'ndeki Angıldere'ye sürgünlüğü zamanında ortaya çıkmıştır. Deli Şükrü'nün torunları ve akrabaları halen Reşadiye'nin Kızılcaören kasabasında oturmaktadırlar, adına uydurulan türkünün kim tarafından yakıldığı bilinmemektedir. 

Tokat, Ordu ve Sivas bölgesinde düğünlerin vazgeçilmezi olan bu türkü, Halk Edebiyatı Araştırmacısı Hayrettin KOYUNCU tarafından 05 Aralık 1981 tarihinde derlenir, kaynak kişisi İsmail ÇOBAN ve yöre Reşadiye Kızılcaören olarak TRT Türk Halk Müziği Repertuvarına 2640 numarası ile kayda alınır. Türkü artık düğünlerden ulusala taşınır, yerel ve ulusal sanatçılar tarafından plaklara okunmaya başlanır. Türkiye bu türküyü ilk Mihrican BAHAR'ın sesinden dinler. 

Deli Şükrü derler namım varidi
Mağruptan maşruba (doğudan batıya) şanım var idi
Zaimoğlu’nda ahım vardı.

Gelme emmim gelme dönmem geriye
Beni sürdüler Angıldere’ye

Konaklar yaptırdım uzun çarşıya
Camlı pencereleri karşı karşıya
Haber anlatamadım Reşit Paşa’ya

Çekin kıratımı nalbant nallasın
Sağına soluna çekiç sallasın
Eyer vurun ak perçemi parlasın

Kıratımı çekin binek taşına
Elim yetişmiyor eyer kaşına
Benden selam edin Hamdi kardaşıma

Kırat damla kiril kiril kişniyor
Beş bacım var evde nakış işliyor
Hamdi kardeşim bilmem nişliyor.
"Konaklar yaptırdım uzun çarşıya" sözü Deli Şükrü'nün 1939 depreminde yıkılan Reşadiye'de bulunan gayrimenkullerini vurgulamaktadır. Deli Şükrü'nün vefatı sonrasında türkü söylenirken ikinci mısranın birinci bölümünden sonra "ağla anam" veya "ağla bacım" sözleri araya konur.  "Gelme emmi gelme" sözünün Deli Şükrü'nün babası olmadığından kendisi ile amcasının ilgilenmesinden kaynaklanmaktadır.

 Hasan AÇIKEL  Tokattan.net
 Koleksiyonevi.net
  Hayrettin KOYUNCU, Öyküleriyle Türkülerimiz


Fessiz Kız

1 yorum
Tokattan.net | Fessiz Kız
Y
ıl 1913 Osmanlı vilayeti olan Yemen yine isyanlarla çalkalanır. Seferberlik ilan edilir, gidenlerin dönmediği Yemen için. Anadolu çocukları yola çıkmaya hazırdır ve vedalaşırlar sevdikleriyle. Başçiftlik'ten Mehmet cebinden çıkardığı küçük bir mendili nişanlısı Emine’ye uzatıp; "Al, bu mendil benden sana hediye ve emanetimdir. Eğer sağ salim dönersem bana iade edersin. Yok, eğer dönmeyecek olursam, bu emanetimi kefeninle beraber ahirete getir orada ver bana." der, koyulur yollara... Başçiftlik'in Fessiz Kızı; Emine AÇIKEL'in bilinmeyen hikayesini Eğitimci Yazar Nihat AYMAK'ın kalemi aldı.

Eğitimci Yazar Nihat AYMAK, 2006 yılında yayın hayatına başlayan ve Tokat'ın Kültür, Sanat ve Edebiyat dünyasına yön veren sayılı dergilerinden biri olan Kümbet'in 36. sayısında "Fessiz Kız" başlığıyla bir hikaye kaleme aldı. 

Nihat AYMAK, 1913 yılında Tokat Başçiftlik'ten Yemen'e savaşa giden ve bir daha dönmeyen Mehmet ile geride bıraktığı nişanlısı Emine'in vefatına kadar süren bekleyişinin hikayesini okuyucusuna şöyle aktarıyor;
Yıl 1329, yeni takvime göre 1913 Tokat ili Reşadiye ilçesinin en uzak ve en büyük köylerinden Başçiftlik yine bir azaplık zamanını yaşamaktadır. Mayıs sonu gibi göçülüp, Ağustos sonu gibi gelinir yayladan. Yaylaya göçerken ayrı bir heyecan yaşar insanlar. Bir bayram, bir düğün coşkusu içinde genç kızlar ve taze gelinler en güzel kıyafetleri ve başlarındaki fesleri ile göz doldururlar. Kadınlar genelde yaylada, erkekler köyde olurlar üç ay kadar. Ekin harman işleri, nadasa bırakılan tarlaların herk edilmesi bu aylara denk gelir. Erkekler azap gibi çalışarak bu işleri yaptıkları için yayla zamanına azaplık zamanı denile gelmiştir. Üç yüz hanelik köy kuşluk vaktinden sonra öyle tenhalaşır ki; mahalle aralarında, çeşme başlarında kimsecikler görünmez....

Dere mahalleden Cinömerlerin Hasan’ın oğlu Mehmet nihayet nişanlanır çocukluğundan beri sevdiği yavuklusu Tekkeşinlerin Mehmet’in kızı Emine’ye. Emine yeni yetme gencecik toy gibi bir kız. Selvi boyu, elma gibi yanakları, hilal gibi kaşları, uzun siyah kirpikleriyle görenlere “Maşallah” dedirtmektedir. Alnına gelen ön tarafında beş tane küçük çil çil altınların sıralandığı fesi, uzun siyah saçlarıyla dört sağ tarafa, dört sol tarafa yaptığı örgülerde güzelliğine güzellik katar. Emine yayla yollarında, koyun sağmalarda sevincinden türküler söyler, Mehmet ise tarlalarda ekin biçerken, kara sabanla herk ederken esen rüzgârlarla sevda manileri gönderir nişanlısı Emine’ye.

Mehmet sarı öküzleri önüne katmış, Çaldibi’nden, Düldülizi’nden aşıp selim çalına herk etmeye gitmektedir. Ayağındaki çarığın altıda delinmeye başlamış iyiden iyi. Emine’sine nişan takmış ki umurunda mı çarığın deliği. Dünya dümdüz bu günler onun için... Elindeki öğendireyle öküzleri “ha oğlum ha” diyerek mudullarken gönlünde Emine’si vardır Mehmet’in. Emine’de yaylada somun tepesinin dibindeki sürünün içinde koyun sağarken Mehmet’ini düşünür hep. Hele yaylaya giderken Kızılyar’ın düze çıkıp ta köye doğru bakınca kızların dilinden düşürmediği şu türküyü de söylemeden edemez.

Mavilim herk ediyor
Hergini terk ediyor, mavilim.
Hergin başını yesin
Yârin elden gidiyor, mavilim.


Yıl 1913. Birinci Dünya savaşının başlamasına sadece bir yıl kalmıştı. 1536 dan beri Osmanlı vilayeti olan Yemen yine isyanlarla çalkalanıyordu. Yemen’de isyan çıktı mı gidip isyanı bastıracak Anadolu çocuklarının ölüm yolculuğuna ağıtlar yakılmaya başlanırdı. Yemen’e o zamanlar Osmanlı toprağı olan Suriye’den, Hicaz’dan asker göndermek pek makbul değildi. Zira bu askerler savaş sırasında silahlarını bırakıp isyancılara katılırdı. Bu yüzden isyanı ancak Anadolu çocukları bastırabilirdi. Karadeniz ve İç Anadolu’da büyük seferberlik ilan edilmiş, orduya katılacak genç Anadolu çocukları kışlaların önüne dizilmeye başlamışlardı.

Reşadiye Hükümet Konağından çıkan jandarmalar köy yollarını tutarlar yürüyerek. Girdikleri her köyü bir hüzün, bir kara yas basar ne var ki! Çeşme başlarında, fırın önlerinde, tarla yollarında kadınlar kızlar birbirlerine söylenip durmaktadırlar jandarmaların getirdiği Yemen’e seferberlik ilan edildiği haberini. Kulaktan kulağa yayılan bu haber ateş gibi düşer sinelere. Yemen uzak diyarlarda, nice canların bir nefeste tüketildiği yer olarak yürekleri ürkütür, zihinleri dondurur. Gidenlerin dönmediği, dönenlerin yaşamadığı yer olarak Osmanlı topraklarında nam salmıştır.

Dillerde dolaşan, yürekleri burkan acı, hüzün ve dramdır Yemen. Bir imparatorluğun yükselişini de, duraklamasını da, çöküşünü de görmüştür. Yemen toprakları 400 yıl boyunca isyan, acı, sıcak ve ölümden başka bir hatıra bırakmamıştır akıllarda. En çok Yemen için gözyaşı dökülmüş, en çok Yemen için şehit verilmiştir. Belki de bu yüzden en çok Yemen için türkü yakılmıştır imparatorluğun dört bir yanında.

Yemen’e gidenlerin dönmediklerini bilenler, o acıları yaşayanlar, o hüzünlü hatıraları dinleyenler bu gün yeni bir figanla karşı karşıya kalmışlardır. Cami’nin önüne toplananların namaz vaktine kadar konuştukları Yemen için ilan edilen seferberlik olur. Cuma namazı öncesi hocanın vaizi de, hutbenin konusu da hep seferberlik ve şehitlik üzerinedir. Sadece gidenler değil, asıl kalanlar yaşayacaklar Yemen’in acısını. Yemen’e kimlerin gideceği belli olur Başçiftlik’te. Beş kişiden biri de Cinömerlerin Hasan’ın oğlu Mehmet’tir, Emine’nin nişanlısı. Yıllardır çektikleri gizli sevda duyulup, çıktı ortaya. Söz kesildi, nişan yapıldı. Helallisi oldu sevdiği kız Mehmet'e. Ne var ki Yemen girdi şimdi de aralarına. Düğün hazırlığı, harp hazırlığına çevrildi birden bire. Erkekler gamlı, kadınlar bağrı yaralı, gözleri yaşlı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyor koca köyde. Şimdilik gidecek beş yiğit ama herkes birbirine akraba Başçiftlik’te. Beş değil, üç yüz haneden çıkıyor bu neferler. Kiminin emmisi, kiminin dayısı, kiminin halasının oğlu, kiminin yavuklusu, kiminin eniştesi. Kuşlar bile eskisi gibi nazlı nazlı değil, hüzünle uçar gibi Yemen haberinden sonra. Yemen’e gidecek delikanlılar şu türküyü söyleyip dururlar dertli dertli.

Fırın üstünde kürek.
Yine yandı bu yürek.
Her dertlere dayandın,
Buna da katlan yürek.

Aya bak yıldıza bak.
Suya giden kıza bak.
Kız Allah’ı seversen,
Dön de bi yol bize bak.


Yayladan göçüldü, ekin harman işleri bitti ya; neşe yok köyün içinde. Harpten başını alamadı yüzyıllardır Osmanlı. Yemen haberinin gönülleri yaktığı gibi düşen ilk kırağı da yaktı Başçiftlik’in yeşil örtüsünü. Doğan güneş hafiften kırdı sabahın ayazını. Kuşluk vakti caminin önü hiç görmediği bir kalabalığı şahit oldu. Yaşlısı genci, kadını erkeği, çoluğu çocuğu dolmuş her bir yana, iğne atsan yere düşmeyecek sanki. Hasan hoca öyle bir duaya başladı ki, gözlerinden siyem siyem akan yaşlar siyah sakalından süzülüp bağrını ıslatıyor... Uğurlamaya gelenlerin hepsi hüngür hüngür ağlamaktaydı. Çünkü herkes biliyordu ki, Moskof harbine gidenler döndüğü halde Yemen’e gidenler dönmeyecekti. Bundan dolayı bu yiğit delikanlılara kurban gözüyle bakılmaktaydı.

Çığlıklar, ağıtlar ve gözyaşları birbirine karışarak düştüler yola. İçlerinde evli olan da vardı, nişanlı olan da, yavuklusu olan da. Merabaşı’nda, çayırların kenarındaki çalıların altında bekliyordu eşini, nişanlısını, yavuklusunu Yemen’e gönderecekler son bir veda için... Kınalı delikanlılar yaklaşınca Emine ve arkadaşları dayanamayıp öyle canhıraş bir feryada başladılar ki yürekler dayanmaz. Sevdiklerine son kez öyle bir sarıldılar ki, gözyaşları delikanlıların göğüslerini su dökülmüşçesine ıslattı. Her biri birkaç adım ötede son sözlerini, son arzularını ilettiler birbirlerine. Helallik aldılar birbirlerinden. Emine nişanlısı Mehmet’in gözlerinin içine öyle bir baktı ki; sanki bu bakışın son bakış olacağı her ikisine de malum olmuş gibiydi. Mehmet cebinden çıkardığı küçük bir mendili nişanlısı Emine’ye uzatıp; "Al, bu mendil benden sana hediye ve emanetimdir. Eğer sağ salim dönersem bana iade edersin. Yok, eğer dönmeyecek olursam, bu emanetimi kefeninle beraber ahirete getir orada ver bana." Emine hıçkırıklarına mani olamıyordu bir türlü. Elindeki mendili yüzlerine, gözlerine sürüp kokladı kokladı. Avucundaki küçücük mendil ıslanıvermişti gözyaşlarıyla. Son kez ellerini tuttu Mehmet. Çözülen eller değil hayallerdi, umutlardı, gelecekti, kurulacak yuvalardı sanki. Kınalı delikanlılar gözlerinden boncuk boncuk yaşlar akarken ağır adımlarla yürüyorlardı bilmedikleri diyarlara doğru. Beş yaralı yürek toprağa diz çökmüş yerleri kazıyorlardı elleriyle feryat ederek. Gözyaşları siyah toprağa dökülüyordu damla damla.

Yürüdüler yüreklerinin yarısını geride bırakmış olarak. Gönülleri gamlı, ciğerleri pare pare yaralı olarak yürüdüler. Çaylaklık’tan geçip Taştekne’ye gelince durdular. Tarlalara gidip gelenlerin, yolcuların, çobanların, sadece insan değil kurtların kuşların bile su içtikleri, büyük bir kayanın içi oyularak yapılan tekneye bakıp içerisine ağaç oluktan şırıl şırıl dökülen suyun sesini dinlediler. “Kim bilir Taştekne’nin suyundan tekrar içmek nasip olacak mı?” diye söylenip, oluğun ucuna ellerini tutarak içtiler kana kana. Yüreklerindeki ateşi değil söndürmek, hafifletmiyordu bile ellerini üşüten su. Kayalıyataktan, Hatipli ile Elmacık’ın arasındaki vadiden Ağköprü’ye ulaştılar. Bereketli’nin yanından, Meğedün’den, Zinav gölünün üstünden, Goğanı ile Bağdatlı’nın arasından geçip Delice deresini aşarak çam ağaçlarıyla kaplı tepenin üstüne çıkınca soluklanalım diye durup oturdular. İkindi güneşinin vurduğu evlerin camları altın sarısı gibi parlıyordu vadinin içinde, sırtını çam ormanına yaslamış Reşadiye’de. Çermik’ten çıkan buharın göğe yükselip kayboluşunu izlediler. Mehmet sessizliği bozup; “Allah’ın kudretinden sual mi olunur? Yerin altında kaynatıp kaynatıp gönderiyor Yüce Mevla. Ne birazcık soğuyor, ne de tükeniyor. Hem de romatizmaya iyi geliyor.” deyince başlarını sallayarak tasdik etti arkadaşları Mehmet’in sözlerini. Kalkıp inmeye başladılar görünen Reşadiye’ye aşağı.

Karakış, zemheri, gücük, mart, abrul, mayıs, kirez, temmuz derken aylar, mevsimler dolanıp durur. Hasret ateş gibi, kor gibi oturur yüreklere. Yemen’den pek sağlıklı haber gelmez, gelse de Başçiftlik’e ulaşana kadar zaman geçer, havadis paslanır. Sabır ve duadan başka yapacak bir şey yoktur. Tarlalar yine herk edilmeyi, ekilmeyi; ekinler biçilmeyi, inekler koyunlar sağılmayı, sütler peynir, çökelek, tereyağı yapılmayı bekler. Hayat acılara, özlemlere, hasretlere, yürekteki yaralara rağmen devam eder, etmek zorundadır.

Birinci dünya savaşı biter ve Osmanlı 1918 yılından itibaren Yemen’den çekilmeye başlar. Anadolu’nun her ilinde, her ilçesinde, her nahiyesinde, bucağında, köyünde bir heyecan vardır. Giden kınalı kuzuları bekleşme başlamıştır.

Emine dilinden eksik etmediği dualarıyla bekler Mehmet’ini. Ne var ki; Yemen nişanlısını geri vermemiştir ona. Ağıtları gözyaşı, gözyaşları sel olur Emine’nin. Dalıp dalıp gider Emine. Ağlaya ağlaya gözyaşları kurur adeta. Kimseyle konuşmaz, konuşamaz lal olmuş gibidir. Evde yalnız kaldığı bir gün, nişanlısı Mehmet’i Yemen’e uğurlarken başından çıkarıp bir daha takınmadığı fesini sandığından alıp koyar önüne. Gönlünden “senin elinin değmeyeceği örgüleri ben ne yapayım” diye geçirerek, elindeki makasla herkesin imrendiği dört sağ, dört sol taraftaki sekiz örgülü, beline yaklaşan uzun siyah saçlarını kulaklarının hizasından kesip fesine diker. Nişanlısı şehit Mehmet’inin giderken verdiği mendili koklar, yüzlerine sürer ve gözlerinden akan yaşlarla ıslatıp kestiği saçlarının dikili olduğu fesi ile birlikte koyar sandığına.

Aylar yıllar, kışlar yazlar geçer ama onun gönlündeki yangı hiç geçmez, hiç hafiflemez. Hayat her şeye rağmen devam etse de, Emine için durmuş, donmuş gibidir. Her kış metrelerce kar yağar Başçiftlik’in üstüne. O beyaz örtü aylarca kalır ama Emine’nin gönlündeki karaları ağartamaz bir türlü. Bahar gelip her taraflar yeşerir, çalıların dibinde mor menekşeler, dağlarda sümbüller, nergisler boy verir ama onun gönlü bir türlü yeşermez. Koyunların kuzulaması, ineklerin sağılması, ekinlerin ekilmesi, patateslerin sökülmesi hep devam edip durur ancak Emine’nin gönlü hep gam dağlarıyla örülüdür. Ne yüreğinin yarası merhem bulur, ne ciğerinin ateşi hafifler. İçten içe yanar ha yanar. Evlenmek, yurda yuvaya, çola çocuğa karışmak onun lügatinde olmayan kelimelerdir. Konuşmaz kolay kolay. Sadece sorarlarsa cevaplar kısaca. Kendini işe verir... Babası, annesi, kardeşleri sadece üzülürler onun için. Onu hoş tutmaktan başka ellerinden bir şey gelmez. Mehmet’ini Yemen’e uğurladığı günden sonra başına hiç fes takmadığı için herkesin dilinde onun adı artık Fessiz Kız’dır. Yıllar sonra adının Emine olduğu bile unutulur sanki. O koca köyün Fessiz Kızıdır.

1934 yılında çıkarılan kanunla Fessiz Kız’gilin ailesi Açıkel, şehit nişanlısı Mehmetgilin ailesi de Koç soyadını alırlar. Fessiz kızın elleri zaten her zaman Mevla’ya duada ve açıktır. Kınalı koçunu yirmi bir yıl önce vatana kurban gönderdiği için Koç olmak, Açıkel olmak onun için pek bir anlam ifade etmez.

1939 yılında Aralık’ın yirmi altısını yirmi yedisine bağlayan gece sabaha karşı her tarafı beşik gibi sallayan büyük zelzele olur. Erzincan’dan başlayan deprem Kelkit vadisindeki Reşadiye, Niksar, Erbaa ve Taşova ile köylerini yıkıp geçirir. Mevsimin kış olması nedeniyle soba ve ocaklardaki ateşler büyük yangınlara sebep olur. Bu depremden Başçiftlik’te zarar görür. Ölenler, yaralananlar, evleri yıkılanlar, evsiz barksız kalanlar olur. Köylü büyük bir dayanışma göstererek hasar gören evleri tamir ederler, yıkılanların yerine yenisini yaparlar. Ancak yüreklerdeki acılara yeni acılar katar büyük zelzele.

Fessiz Kız yirmi altı yıl önce en büyük yürek zelzelesini yaşadığı için, evlerin samanlıkların yıkılması onun gönlündeki yıkıntının yanında çok hafif kalmaktadır. Fessiz Kız’ın babası ve annesi rahmetli olunca ağbisi Mustafa’nın yanında kalmaya başlar. Yengesi evlerinin yanındaki mahalle fırınını yakıp, komşuların ekmeklerini pişirme işini üstlendiğinden tarla, bostan işlerinin yanında yeğenleri Akif, Çeşminaz, Ali ve Güllünaz’a adeta annelik yapar. Beşiklerini sallar, gözyaşları içinde söylediği ağıtlar ninni olur. Yayla yolları, ekin tarlaları onun ağlama mekânlarıdır. Yalnız kaldığı, Rabbiyle baş başa kaldığı, Mehmet’ine mesajlarını gönderdiği zamanlardır ıssız yollar, tenha tarlalar. Evlerinin önündeki mahalle fırınının kenarında oturur boş kaldığı zamanlar sessizce. Fırının duvarında, ortasında at izi görünümlü bir oyuk bulunan taşa diker gözlerini. Kimse anlayamaz onun ruh halini. O taş Çaldibinden At yoluna giderken Düldülizi adı verilen mevkiden getirilip fırının duvarına yerleştirilmiştir. Hazret-i Ali Efendimizin atı olan Düldül’ün buradan geçerken basarak iz bıraktığı taş olduğuna inanılır. Fessiz Kız kendi halinde o taşa, o taştaki düldülizine bakarak “Allah’ım, bu dünyada kavuşamadık, Zülfikâr’ıyla nice din düşmanlarını biçen Hazret-i Ali Efendimiz hürmetine, onu seferden sefere taşıyan düldülünün şu ayak izi hürmetine emanetini bir an evvel al da beni Mehmet’ime kavuştur. Emanet olarak bıraktığı mendilini bu dünyada geri veremedim, ahrette vermeyi nasip eyle” diye geçirir içinden. Mahalle fırınının yanındaki evliya kabri olarak bilinen mezara yaslanıp el açar, dua eder her gün.

Aylar mevsimleri, mevsimler yılları kovalarken zaman akıp gider. Emine hem Fessiz Kız’dır, hem de sessiz kızdır. Onun tek arzusu bir an önce Rabbine ve Mehmet’ine kavuşmaktır. 1952 yılında Başçiftlik’in Reşadiye’den ayrılıp Niksar’a bağlanması, 1968 yılında belediyelik olması onun ne beynindeki, ne de gönlündeki gündemini hiç meşgul etmez.

Ağbisi Mustafa rahmetli olunca ninnilerle büyüttüğü yeğeni Akif’in, daha sonra da Ali’nin yanında kalmaya başlar. O hem ailenin, hem mahallenin, hem köyün saygı duyduğu, hiç kimseyi incitmemiş, elleri öpülesi mübarek bir insandır. Yaşı altmışı geçtikten sonra nurani çehresiyle dikkatleri çekip, görenlere Allah’ı ve ahreti hatırlatmaktadır.... Genç kızlığından beri kahrından başka bir şeyine rastlayamadığı, neşelenemediği, gülemediği, içinde bulunmaktan mutluluk duymadığı bu dünyayı, evleri, yolları, tarlaları, çayırları, koyunları, kuzuları, bebekleri, çocukları ve hiç bir şeyi ve hiç kimseyi dünya gözüyle göremez olmuştur. “Yoluna bakmaktan bakar kör oldum” diye yaktığı ağıtlar artık gerçeğe dönüşmüş, yetmiş bir yıldır gören gözler artık hiç görmez olmuştur.

Kırk gündür konuşmaktan, yemekten ve içmekten kesilen Fessiz Kız, aile fertlerinin yalnız bırakmadığı yatağının içinde, onların çaresiz bakışları, duaları, Fatihaları, Yasinleri, arasında Rabbine can emanetini teslim edeceği dakikayı beklemektedir. Nihayet akranlarından birinin hatırına gelir, onun on yıllar önce söylediği sözler. “Nişanlısının giderken emanet ettiği bir mendil olmalı onu bulun getirin hemen” der. Sandığını açıp bulurlar Mehmet’in köyden çıkıp seferberliğe Yemen’e giderken son vedalaşmalarında verdiği o küçük mendili. Tarif edilemeyen bir kokuya bürünmüş o küçücük mendil, Fessiz Kız'ın küçülmüş, sararmış ve nurlanmış yüzüne besmele ile örtülür. Az sonra sık sık pamukla ıslatılan dudaklarının kıpırdadığı fark edilip “acaba bir şey mi söyleyecek” diye beklenirken kısılmış sesiyle kelime-i şehadet getirdiği anlaşılır. Yüzüne örtülen emanetle ruhunu Mevla’sına teslim edip, yetmiş üç yıllık fani hayatını sonlandırarak ahiret hayatına ve Mehmet’ine doğru yürür. Şehit nişanlısının arzusu ve kendi vasiyetine uyularak, yıkandıktan sonra göğsünün üzerine hediye mendil konulduktan sonra beyaz kefene sarılır.

Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun.
"Fessiz Kız" hikayesinin geniş halini Kümbet Dergisinin 36. sayısından okuyabilirsiniz.

 Hasan AÇIKEL  Tokattan.net
 Facebook/TOFSAD
 Kümbet Dergisi

Evliya Çelebi'nin Gözüyle Şehr-i Tokat

Hiç yorum yok
Tokattan.net | Evliya Çelebi'nin Gözüyle Şehr-i Tokat
E
vliya Çelebi17. yüzyılda, yedi iklim, 18 padişahlık dönemi gezen, 71 yılı aşkın ömrünün 51 yılını seyahatlerde geçiren, bir diyardan bir başka diyara uzanan yollarda, farklı şehirlerde, farklı ülkelerde geçirmiş ve gördüklerini "Seyahatnâme" adlı eserinde toplamış, dünyaca ünlü bir seyyahtır. Ünlü gezgin seyahatleri sırasında Tokat ve çevresine de uğramış ve "Evvelâ Mısır ve Bağdad'dan başka Şam, Haleb, Aymtab, Diyarbakır, Tire, Manisa ve İzmir’dir. Sekizinci büyük şehir bu Tokat şehridir. Allah imar etsin." ifadeleriyle övgülerini dile getirmiştr...

Evliya Çelebi, 17. yüzyılda, Osmanlı topraklarını 40 yıldan uzun süren gezmiş ve gördüklerini Seyahatnâme adlı eserinde toplamış, dünyaca ünlü gezginlerden biridir. Evliya Çelebi seyahatleri sırasında Tokat ve çevresine de uğramış ve gördüklerini Seyahatname adlı eserinde okuyucusuna aktarmıştır. Evliya Çelebi, Seyahatnamesi adlı eserinde 17. yüzyılda Tokat ve çevresine dair gördüklerini okuyucusuna şöyle aktarıyor;
Evvelâ bu hoş-havalı şehrin dört tarafında olan bahçeleri, bostanları ve gülistan bağları içinde akan suları var ki her bir tatlı sulu ırmağın kıyısında direkli İrem Bağları gibi Rıdvan Cenneti bahçelerinde bülbüllerin figanları ve hoş sesli ötüşleri insanın ruhuna safa verir. Bütün meyveleri öyle ter ü taze ve suludur ki diğer beldelere türlü türlü meyvelerinden hediye götürürler. Henüz letâfeti ve tatlılığı bâki olup birkaç günde lezzeti değişmeyip yine taze ve tatlı kalır. 

 Ve her bağları birer çeşit köşk, havuz ve fıskiyeler ile süslenmiş ve türlü türlü ağaçlar ile bezenmiş olup bütün halkı zevk ve şevk ehli, garip insanları seven kimselerdir, kin ve hileden uzak, her şeyden temizlenmiş, derya gönüllü, cömert, yumuşak huylu ve sakin adamlardır. Herkes hakkımda iyi düşünüp genellikle bezirgân olduklarından herkes ile iyi geçinirler. Ve hayır işlemeyi ve imaret yapmayı severler. Her cami, saray ve imaretleri o kadar sağlam ve güzel yaptırırlar ki minnetsiz hanelerine ve hoş camilerine insan girse hayran olur. 

Bu şehrin yapılarında olan güzellik ve zariflik meğer Haleb şehrinde ola. Üstad mühendisler, var güçlerini harcayıp bu şehir yapılarını Amasya şehri yapılarından sanatlı olmak üzere tasarruflar, mukarnas, medine ve gilvîler etmişler ki bukalemun renkli dönen dünyada böyle işçiliği bir geçmiş mimar etmemiştir, zira bu şehir halkı gayetle varlıklı kimseler olduğundan hayrata çalışıp var güçlerini harcayarak Allah yolunda imaret ederler. O yüzden bu şehir günden güne büyük şehir olmadadır. Hatta kara ve deniz gezginleri içinde bu yeryüzü yedi iklim sayıldığında, bu Tokat şehri yedi beldedendir. 

Evvelâ Mısır ve Bağdad'dan başka Şam, Haleb, Aymtab, Diyarbakır, Tire, Manisa ve İzmir’dir. Sekizinci büyük şehir bu Tokat şehridir. Allah imar etsin. 

Bu şehrin zemini bir geniş bir ova ve verimli bir arazidir, asla dengi benzeri yoktur. Toprağı mamur ve her zaman halkı sevinçli, her tarafta mabedhaneleri güzel, amber kokulu pâk toprağı beğenilir, halkının ay ve yıl, gece ve gündüz nimetleri bol, her tarafta tatlı suları akar bir şenlikli şehirdir. Hâlâ Horasan Sultam Hacı Bektaş Velî duası bereketiyle bu eski şehir âlimlerin toplandığı yer, fâzılların kaynağı ve şairlerin meskenidir.

Bilginleri çoklukla felsefi ilimlerle ilgilenmezler. Ancak hadis ilmi, fıkıh ilmi ve feraiz ilmi görürler. Hepsi Numan ibn Sâbit (Hanefî) mezhebinde sâbit-kademlerdir. Tamamı pâk inançlı, mü'min, muvahhid, vera sahibi ve takva ehli kimselerdir.

Zengininin yoksulunun nimetleri gelene gidene açıktır. En aşağı derece kimseleri ve eğlenceye düşkün, hafif sayılan kimseleri bile kanaat sahibi olup yemeğini yalnız yemezlerdir, zira Allah'ın emriyle halkı "Yâ Ganî" ismine mazhar olduklarından o sıfat ile sıfatlandılar.

 Hasan AÇIKEL  Tokattan.net
 Tokattan.net
 Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Seyit Ali KAHRAMAN

Abum Abum Türküsünün Bilinmeyen Öyküsü

Hiç yorum yok
Tokattan.net | Abum Abum Türküsünün Bilinmeyen Öyküsü
T
ürküler içinde bulunduğu coğrafyayı, kültürel değerlerini, inançlarını ve değer yargılarını en iyi yansıtan söz, ritim ve musiki ile ruhlara işleyen eşsiz nağmelerdir. Aslında her türkü özünde, yaşanmış bir hikaye barındırır. Resmi kayıtlarda Ordu Aybastı türküsü, melodisi çok kıvrak bir oyun havası, aslı trajik bir sevda ağıdı olan "Abum Abum" türküsünün düğünlerden TRT Repertuvarına uzanan hikayesini araştırdık.

Yıl 1964, naylon çorabın yeni çıktığı, yer yataklarının yerini ağır ağır yaylı yataklara bıraktığı yıllardır. Evlenecek kızlar için "lüks'" olan naylon çorap giymek, karyolada yatmak; hevesi, öğretmenle evlenince giderilmektedir. Çünkü o yıllarda öğretmenlik mesleği şimdikinden çok daha popülerdir. Herkesin hayalini süsler öğretmenlik veya bir öğretmen ile evlenmek. 

Şimdilerde Başçiftlik ilçesine bağlı bir kasaba, Eskiden Reşadiye'ye bağlı köy olan Hatipli'de orta boylu, kumral saçlı ve siyah gözlü olarak tasvir edilen güzel bir kız yaşamaktadır.  Bu kız da daha küçük yaşlarda öğretmene varma (evlenme) hevesiyle yetiştirilmiştir. Annesi, kızını; "A benim öğretmene layık kızım, seni öğretmene vereceğim..." gibi sözlerle yönlendirmektedir. Ancak, kız büyüyüp gelinlik çağına gelince köyün zenginlerinden birinin çobanlık yapan oğluyla nişanlanır. Malum o zamanlar çok koyunu olmak zenginlik göstergesidir. 

Aynı zamanda köyde öğretmen okulunu bitiren bir genç de bulunmaktadır. Kız, bu gence sevdalıdır. Bu sevda yüzünden nişanlısından ayrılır. Fakat, bu kez de öğretmenin babası, oğlunu köy kızıyla evlendirmek istemez; çünkü, oğlunu şehir kızıyla evlendireceğine yemin etmiştir.

İlk kısmeti çoban olan genç kız, ailesi tarafından aynı köyden on bin lira başlıkla bir çobanla evlendirilmek istenir. Kızın, öğretmene olan sevdasının yanında, öğretmen hanımı olmak, karyolada yatmak, naylon çorap giymek hayalleri de yok olmuştur. Düğün hazırlıkları başlar. Düğün günü gelir çatar. Kız başı yıkanır. Adet gereğince başı yıkanan kız, köyün çevresinde gezdirilir. Bu gezi sırasında gelinin mani söylemesi gerekir. Kız, öğretmene sevdalı olduğu için mani yerine sevdasını şu ağıtla dile getirmeye başlar;

Öğretmene varamadım
Naylon çorap giyemedim
Karyolada yatamadım
Abum abum gız abum... 


Kız, hem ağlar hem de söyler... Bu hüzünlü ağlayışından çok etkilenen Reşadiye'nin Büşürüm Beldesi'nden Zurna sanatçısı Çakır Usta namıyla bilenen Kamil KAYA, oğlu Ali KAYA ile birlikte oradaki ağlama ağıtlarını derleyerek  "Abum Abum"  türküsünü yakar. 

Tokat'ta bazı yerleşim yerlerinde "abu" sözcüğü her ne kadar abla için kullanılsa da Hatipli ve çevresinde bu sözcük anne içinde kullanılır.

Düğünlerden TRT Repertuvarına
Türkü, zamanla Çakır Usta aracılığıyla Tokat ve ortak kültür yapısına sahip Ordu civarında söylenmeye başlanır. Türkü ve hikayesiyle ile ilgili görüştüğümüz Facebook'ta “Çakır Usta ve Oğulları Sayfası” adlı grubu kuran Çakır Usta’nın torunu Kemal KAYA şu açıklamalarda bulundu; 
Bu türküde aslında Ali (KAYA) amcamın emeği daha çoktur. Dedemle beraber derlemişler. Bizimkiler, o köyde (Hatipli) pek çalmazlardı bu türküyü. Saygıdan olsa gerek...
Düğünlerde söylenen türkü, Aybastı ilçesinden fındık toplamaya Ordu merkeze gelen Ramadan ÇETİN adlı tarım işçisi vasıtasıyla Ordulu TRT Sanatçısı Tuğrul ŞAN'a kadar ulaşır. Tuğrul ŞAN, "Abum Abum" türküsünü "Sevdiğime Varamadım" adıyla Ordu Aybastı yöresine, kaynak kişisi Ramadan ÇETİN olarak kaydettirir. TRT Türk Halk Müziği Repertuvarına 1188 numarası ile kaydedilen türkü düğünlerden ulusala taşınır, yerel ve ulusal sanatçılar tarafından plaklara okunmaya başlanır.

Türkü ile ilgili görüşlerine başvurduğumuz TRT Sanatçısı Tuğrul ŞANTokattan.net sitemize şu açıklamalarda bulundu;
İllerin coğrafi sınırları bellidir, fakat anonim türkülerin sınırını çizmek mümkün değildir. Dolayısıyla komşu ilde de söylenebilir. 1975 yılında Aybastı’dan fındık toplamaya Ordu merkezdeki bahçemize gelen Ramadan ÇETİN adlı tarım işçisi bu türkünün melodisini mırıldanıyordu. Türküyü söylemesini istedim.  Sonra notaya alıp TRT repertuvarına almak için kurula başvurdum, kabul edildi. Aslında orijinali "Öğretmene varamadım" idi türkünün, ama rahmetli hocam Nida Tüfekçi "öğretmenleri hedef almayalım onun yerine 'Sevdiğime Varamadım' olsun" demişti. Hatta "Gözün kör olsun abum" yerine de "Muradın olsun abum" olarak değiştirelim demişti bana. Benim olmaz diyebilmem mümkün müydü? Asla.
Tuğrul ŞAN'ın türküyü Ordu Aybastı olarak TRT Repertuvarına kaydettirmesine o dönem Tokat'tan en sert tepki, Türkü derleyicisi ve Folklor Araştırmacısı Muzaffer SARISÖZEN’in yeğeni Kemal Bilsel SARISÖZEN'den gelir. 1985 yılında Tokat'ta öğretmenlik yapan Kemal Bilsel SARISÖZEN yerel bir gazetede "Abum Abum" türküsünün Tokat'a ait olduğunu anlatan bir köşe yazısı kaleme alır ve Tuğrul ŞAN'ı sert bir şekilde eleştirir. Gazete küpürünü de Ankara Radyosu'nda ses sanatçısı olan Tuğrul ŞAN'a gönderir. Gazeteyi okuyan ŞAN'da bu yazıya bir yazıyla karşı bir cevap verir ve yazıyı Kemal Bilsel SARISÖZEN'e gönderir. Yazıyı okuyan SARISÖZEN, sanatçıya hak vererek aynı sütun ve puntolarla yazıyı gazetede yayınlar ve bir nüshasını sanatçı Tuğrul ŞAN'a postayla gönderir.

Abum Abum Türküsünün Sözleri
Geçmişten günümüze bir çok sanatçının farklı sözlerle yorumladığı türkünün ezgisi TRT'de yayınlanan Sakarya Fırat dizisinin müziği olarak olarak da kullanıldı. Zamanla sözleri değişse de
Çakır Usta aracılığıyla bizlere ulaşan ilk hali şöyledir;

Öğretmene varamadım 
Naylon çorap giyemedim 
Muradıma eremedim 

Abum abum gız abum 
Sebebim sensin abum 
Gözün kör olsun abum 

Yorgan yastık çul hasır 
Yatılmaz huşur huşur 
Karyolada yatak hazır 

Abum abum gız abum 
Sebebim sensin abum 
Gözün kör olsun abum 

Çobana verdin gördün mü?
Onbini yedin doydun mu?
Kana kana uyudun mu? 

Abum abum gız abum
Sebebim sensin abum
Gözün kör olsun abum

Beni çobana verdiniz
Onbin liramı yediniz
Günahıma da girdiniz

Abum abum gız abum 
Sebebim sensin abum 
Gözün kör olsun abum

Şu Niksar'a varsalar
Öğretmeni bulsalar
Şu halimi görseler

Abum abum gız abum 
Sebebim sensin abum 
Gözün kör olsun abum...


 Hasan AÇIKEL  Tokattan.net
 Twitter/hergezgin
  Facebook/ÇakırUstaveOğulları

Adını Arayan Tokat

Hiç yorum yok
Tokattan.net | Adını Arayan Tokat
i
lk olarak 1915 yılında dönemin Dâhiliye Nazırı Enver Paşa’nın da girişimiyle Trabzon için çıkarılan Emirname ile gündeme geldi, aradan 100 yılı aşkın süre geçti, 75 bin yerleşim yeri incelendi ve ülkemizde 12 bin 211 köy ismi Türkçeleştirme adı altında özellikle askeri darbe dönemlerinde çoğunlukla siyasi nedenlerle devlet politikası olarak değiştirildi. Ama isim değişiklikleri üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen yeni isimler sadece resmi yazışmalarda ve tabelalarda kaldı ama halk eski isimleri kullanmayı devam etti. Tokat’ta ismi değiştirilen 245 yerleşim yerinden eski ismine dönmeye çalışan köylerin hikayesi sizlerle…

İsim Değiştirmenin Tarihçesi
27 Ekim 1915 tarihinde Enver Paşa’nın da girişimiyle Dahiliye Nezareti (İçişleri Bakanlığı), Rumca, Lazca ve Gürcüce isimleri de kapsayacak şekilde yer adlarının değiştirilmesiyle ilgili olarak Trabzon için özel bir emirname yayınlandı.

Emirnamede: “Ermenîce, Rumca, Bulgarca, hatta Türk olmayan Müslüman kavimlere ait vilayet, sancak, kasaba, köy, dağ, nehir gibi bütün adlar Türkçeleştirilecektir.” İfadeleri yer aldı.

Dahiliye Nezareti’nde kaleme alınan bu emirname, 24 Teşrîn-i Sanî 1331 (7 Aralık 1915) tarihinde Trabzon Vilayeti Mektub-i Kalemî (Trabzon Valiliği Yazı işleri Müdürlüğü)’ne gönderiliyor. Trabzon Valiliği’nin 20 Haziran 1916’da kaleme aldığı 63 sayılı cevabî yazı da Vilayet Encümeni tarafından onaylanarak 3 Temmuz 1916 günü İçişleri Bakanlığı’na gönderildi.

Yerleşim birimlerinin isimlerinin “Türkçeleştirilmesi” ilk olarak 10 Aralık 1920 tarihinde “devlet politikası” şeklinde gündeme geldi ve 1922 yılında ilk adım olarak birçok ilçe, köy, kasaba, dağ, köy isimleri Türkçeleştirildi. Uygulama ise Artvin’de Lazca ve Gürcüce isimler için 1922 tarihinde başlatıldı.

1925 Şeyh Said Ayaklanması’ndan sonra Doğu ve Güneydoğu’da yapılan isim değişikliklerinin ardından, 1934 - 36 yılları arasında 834 köye Türkçe isimler verildi. 1938 Dersim hadisesiyle birlikte isim değiştirme genelgelerle, valilik kararlarıyla devam etti. Kürtçe, Arapça, Ermenice, Lazca, Gürcüce, Çerkezce isimler genelgelerle ya da yerel yönetimler ve valilik tasarrufu ile değiştirildi.

1940 yılında İçişleri Bakanlığı’nın 8589 sayılı genelgesi ile ad değiştirme işlemi resmileşti ve tek elden yapılmaya başlandı.

1957 yılı ise Genelkurmay Başkanlığı, İçişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi ile Türk Dil Kurumu’nun temsilcilerinin bulunduğu “Ad Değiştirme İhtisas Komisyonu” oluşturuldu. Değişen hükümetlere rağmen bu kurulun faaliyetleri hiçbir aksamaya uğramadan 1978 yılına kadar devam etti ve bu tarihler arasında binlerce isim değiştirildi.  12 Eylül 1980 Askerî Darbesi’nden sonra, askerî rejim tarafından daha bir hızlandırılarak devam ettirildi. 1981 - 83 yılları arasında özellikle Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerine yönelik “isim operasyonu” gerçekleştirildi.

Aradan geçen 100 yılı aşkın süre sonunda 75 bin yerleşim yeri incelendi, 28 binden fazla yerleşim yerinin adı değiştirildi. Bunlardan 12 bin 211 ise köy adlarıdır. Başka ifade ile ülkemizdeki köylerin takriben % 35 kadarının ismi değiştirilmiş durumdadır. Bu süreçte Tokat’ta ismi değiştirilen köy sayısı 245 ‘dir.

Adını Arayan Tokat
Ülkemizde ismi değiştirilen 12 bin 211 ise köyden Tokat’ta ismi değiştirilen köy sayısı 245 ‘dir. Ülkemizin birçok yerinde olduğu gibi Tokat’ta Cumhuriyet tarihinden bu güne kadar birçok yerleşim yerinin isimleri çeşitli sebeplerle zaman zaman değiştirildi. Ama değiştirilen ve yeni verilen isimler yöre insanı tarafından kabul görmedi, hatta insanlar kendi aralarında konuşurken, yer tarifi yaparken bile eski isimleri kullanmaya devam etti. Değiştirilen yer isimlerin sadece resmi evraklarda ve tabela üzerinde kaldı.

Tokat merkeze bağlı Gaziosmanpaşa köyünün eski adı Zodu’dur. 1960’larda Korucak olarak tekrar değiştirilen köy ismi günümüzde Gazi Osman Paşa bu köyde doğduğu için ismi de Gaziosmanpaşa köyü olarak değiştirilmiştir. Zile’de Yenimüslüman köyünün adı 1950’lerde kullanılırken 1960’larda Boztepe, 1970’lerde ise Yıldıztepe olarak değiştirilmiştir.  Yine Zile’de 1980 İhtilâli’nden sonra Kızılcin Kasabası’nın ismi Evrenköy olarak değiştirilmiştir. 1971'de Mahir ÇAYAN ve arkadaşlarının öldürüldüğü köy olarak bilinen Almus’a bağlı Kızıldere köyünün ismi Ataköy olarak değiştirilmiştir.

Tokat’ta Cumhuriyetin ilanından sonra değiştirilen 245 yerleşim yerinin isimleri, 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumundan sonra hükümetin başlatmış olduğu demokratikleşme paketi ile birlikte eskileriyle değişmeye başladı. Bugüne kadar ise Tokat’ta 6 köy isim değişikliği talebinde bulundu.

27 Kasım 2014 tarihinde Tokat Haber Gazetesinde yayınlanan haberde; dönemin Tokat İl Genel Meclisi Başkanı Adem DİZER, yaptığı açıklamada, köy muhtarları ve ihtiyar heyetinin bir araya gelip köyün isminin değiştirilmesi için karar alarak sürecin başladığını belirtti. 
DİZER, Köy isminin değiştirilmesi için yapılan prosedürü şu ifadelerle anlattı;
Köy defterine kararın kaydını yapıyorlar. Daha sonra bu karar Valilik bünyesinde olan İl İdare Kuruluna gidiyor. İl İdare Kurulu bu kararı değerlendiriyor. Bu değerlendirmeler doğrultusunda İl Genel Meclisi’nin gündemine geliyor. İl Genel Meclisi de bunun kararını olumlu bir şekilde verirse talep İçişleri Bakanlığı’na gidiyor. İçişleri Bakanlığı son kararı vererek bunu uygulamaya koyuyor
Bugüne kadar ise Tokat’ta 6 köy isim değişikliği talebinde bulunan Tokat Merkez’deki Kılıçlı Köyü eski ismi Gümenek’e, Turhal’daki Gümüştop Köyü eski ismi Dazya’ya, Niksar’daki şair Cahit KÜLEBİ’nin köyü olan Özdemir Köyü eski ismi Gülebi’ye, Yeşilyurt’taki Doğanca köyü eski ismi Çerkez Danişmend’e,  Sulusaray’a bağlı Dutluca köyü eski ismine Malum Seyit Tekkesi Köyüne ve son olarak Niksar’a bağlı Boğazbaşı köyü eski ismi Dönekse’ye dönüştü.

İçişleri Bakanlığı Bakanlık Makamının 25.12.2015 tarih ve 91321194.151.03.02-E.7268 sayılı onayı ile ilçemize bağlı Dutluca Köyü eski ismi “Malum Seyit Tekke” olarak değiştirilmesi konusunda İstanbul Malum Seyyid Tekkesi Köyü Dernek Başkanı Rasim YAĞAR, şu ifadelere yer verdi; 
1278 yılından 1965 yılına kadar yaklaşık 7 asır ''Malum Seyit Ömer Tekkesi Köyü'' ismiyle anılan köyümüz 1960 darbesiyle birlikte çıkan darbe kanunlariyla 1965 Yılında '' Dutluca'' olarak degistirildi. 2010 Yılında Ak Parti hükümetinin halk oylamasiyla anayasa değişikliği sonucu, eski köy isimlerinin yeniden kazanımı elde edildi. Muhtarligimizin başvurusu ile de yaklasik 50 yıl sonra köyümüz bölgemizin manevi büyüğü (evliyasi) olan Malum Seyyid Ömer hazretlerinin ismini taşıyan '' Malum Seyit Tekkesi Köyü'' ismine tekrar kavuşmuştur.
Niksar’a bağlı Boğazbaşı köyü Haziran 2016’da eski ismi Dönekse’ye dönmek için başvuruda bulundu. Başvurularının onaylandığı belirten Köy Muhtarı Kadir ERDAŞ, eski isme dönmelerinin asıl nedenini şu sözlerle ifade etti; 
1960’lı yıllarda köyümüzün ismi Türkçe olmadığı gerekçesiyle Boğazbaşı olarak değiştirilmiş, ama yıllar geçmesine rağmen Dönekse ismi hala bölgede kullanılıyor. Aslında bizi Dönekse ismini için başvuruda bulunmaya iten asıl neden Tokat’ta katıldığım bir panelde Sayın Valimiz Cevdet CAN’ın “Niksar’ı birde Dönekse sırtlarından seyredin” sözleri oldu. Gördük ki sadece halk arasında değil devlet erkanında da Dönekse ismi kullanılıyor. Madem ismi kullanmak için resmi başvuruda bulunma imkânı var, değerlendirelim dedik. Başvuruda bulunduk onaylandı. 
Adını arayan Tokat’ın değişen İlçe, Belde ve köylerin eski ve yeni isimleri
Dar’un- Nasr (Tokat) İline Bağlı İlçeler:
Ayvaz: Başçiftlik
Gavırnî: Almus
Ğazî Ura: Turhal
İskefsir: Reşadiye
Musa: Yeşilyurt
Newahi-i Erbaa: Erbaa
Qunduz: Artova
Saberya: Niksar
Selaryun: Pazar
Şehr-i Sebastiya: Sulusaray
Zela: Zile

Tokat’a bağlı belde ve köyler;
Bizeri: Akbelen
Bolus: Aktepe
Verep: Akyamaç
Avren: Akyurt
Eze-Gökçeyol-Orta: Avlunlar
Geksi: Aydınca
İbibse: Bağbaşı
Gevle: Bakışlı
Hona Deresi: Ballıdere
Endiz: Büyükbağlar
Birep: Büyükyıldız
Cincife: Çamağzı
Gağay: Çamaltı
İlbisti: Çamdere
Çiftlik: Çamlıbel
Huğlar: Çamlar
Fenk: Çat
Selük: Çatalkaya
Arapören: Çayören
Arapköy: Çubuklu
Gedağız: Dereağız
Bisgüncük: Dereyaka
Selamönü: Efeköy
Zodu-Korucak: Gaziosmanpaşa
Dekseci: Gökçe
Omala: Gözova
Dinar: Günçalı
Dive: Günevi
Yazıbağı: Güryıldız
Fineze: Güzelce
Botosey: İhsaniye
Madas: Kabatepe
Vavru-Oğulcuk: Kemalpaşa
Gümenek: Kılıçlı
Küçük Endiz: Küçükbağlar
Küçük Almus: Ormanbeyli
Buğdüz: Ortaören
Kurtpınarı: Pınarlı
Serkiz: Şehitler
Zazara: Şenköy
Odaba: Sevindik
Eyrep: Uğrak
Varaz: Ulaş
Ohdap: Yağmurlu
Südeni-Tekmezar: Yakacık
Bisgeni: Yayladalı
Difoy: Yazıbaşı
Ayazma-Yeniköy: Yenice
Çiprek: Yeşilyurt

Almus’a bağlı belde ve köyler;
Megelli: Akarçay
Tomara: Arısu
Elpit: Armutalan
Mamu: Bakımlı
Daduksa: Çambulak
Menegü: Çamdalı
Tiyeri: Dikili Beldesi
Filtise: Durudere
Eğridere: Sahilköy
Leveke: Gölgeli
Varzıl: Görümlü
Çerkez Tomara: Gümeleönü
Zuğri: Oğulbey
Firedökse: Ormandibi
Eftelit: Salkavak
Kevahlık: Serince
Sideri: Yuvaköy
Kızıldere: Ataköy
Gibis: Bağtaşı Beldesi
Çeğed: Cihet Beldesi
Zora: Çamköy
Heyvek: Çaykaya
Tığnıs: Çaykıyı
Değeryer: Çayönü
Sarıviran: Sarıören
Muhat: Çevreli

Artova’ya bağlı belde ve köyler;
Ayazma: Aktaş
Aşağı Avara: Aşağıgüçlü
Heris: Bayırlı
Horun: Boyunpınar
Zoday: Çelikli
Itak: Gürardıç
Sarsı: Sağlıca
Fecirgen: Tanyeli
Ayazma Yeniköy: Yenice
Yukarı Avara: Yukarıgüçlü

Başçiftlik’e bağlı belde ve köyler;
Kıllıgeriş: Yeşilçam
Hevekse: Dağüstü

Erbaa’ya bağlı belde ve köyler;
Gemre: Küplüce
Varaza: Tandırlı
Ahırköy (Ahur): Tosunlar
Ahret Dağı: Akgün
Aladun: Bölücek
Aray: Yaylalı
Çermik: Gökbel
Eksel: Koçak
Emeri: Bağpınar
Endekse: Ocakbaşı
Ezenüs: Evciler
Ferenge: Üzümlü
Fidi: Akça
Gelengere: Dokuzçam
Geliğin: Çamdibi
Gendekse: İkizce
Geyne: Yoldere
Gökbel: Gökal
Hayat Geriş: Sütlüce
Hayati: Doğanyurt
Holay: Ballıbağ
Hosan: Salkımören
Iravak (Ravak): Çevresu
İskili: Demirtaş
Kınık: Cibril
Mahmat: Yaylacık
Manasköy (Manasköfe): Pınarbeyli
Milal: Çakır
Mürüs: Gümüşalan
Nohu (Nuhu): Beykaya
Simeri: Güveçli
Tazı: Çeşmeli
Tonu: Akkoç
Ziğdi: Karayaka
Zilhor (Zirfor): Çatılı

Niksar’a bağlı belde ve köyler;
Sele: Akgüney
Gültepe: Alçakbel
Gözekse: Arıpınar
Ceğ: Arpaören
Serenli: Ayvaköy
Fel: Bayraktepe
Dönekse: Boğazbaşı
Ereç: Boyluca
Coc: Büyükyurt
Hoşulu: Çengelli
Şibide: Çiçekli
Gidiver: Dalkaya
Ehen: Esence
İbiski: Gökçeoluk
Buğama: Gözpınar
Zerra: Gülbayır
Epsimara: Günlüce
Eskidir: Gürçeşme
Buhanı: Güvenli
Tis: Hüseyingazi
Tenevli: Işıklı
Fatlı: Köklüce
Çorbukoy: Mahmudiye
Gazalapa: Mutluca
Gülebi: Özdemir
Onan-Yağan: Sarıyazı
Avara: Serenli
Şıhlar: Şeyhler
Leğen: Teknealan
Bideze: Yakınca
Abdalkolu: Yeşilhisar
Islamtahtalı-Eynesür: Yeşilkaya
İlmidi: Bilgili
Karakuş: Yalı köy
Olukalan: Özalan
Gökçeyazı: Gökçeli
Harkünbet: Kümbetli
Pöhrenkli: Oluklu
Abdaldamı: Güzelyayla
Hurisarı: Beyçayırı
Huru: Budaklı
Cer: Cerköy
Kekün: Çimenözü
Efkerit: Direkli
Leis: Korulu
Divadere-Şadoğlu: Ormancık
Maman: Umurlu
Geyran: Yazıcık
Sarmuğad: Yeşilköy

Pazar’a bağlı belde ve köyler;
Farnı: Bağlarbaşı
Abayel: Ballıca
Armus: Doğançalı
Manastır: Kaledere
Munamak: Ocaklı
Dimorta: Gölyanı-Üzümören
Gelgidan: Ovayurt

Reşadiye’ye bağlı belde ve köyler;
İskefsur: Bereketli
İskefsir Turaç: Eski Turaç
Maşala: Işıklar
Kotanı: Taşlıca
Gelyeme: Toklar
Pertek: Akdoğmuş
Levon: Bayırbaşı
Döksere: Beşdere
Ferekse: Çambalı
Feselek: Çamlıkaya
Mera: Çayırpınar
Tınyaba: Çevrecik
Findican: Çınarcık
Doğla: Dalpınar
Körtolos: Doğantepe-Nebişeyh
Sarsı: Esenköy
İdrin: Gülkonak
Selede: Güllüce Köy
Gemene: Gündoğan
Güdülük: Gündoğdu
Çengibağı: Gürpınar
Kavani: Güvendik
Semayil: İsmailiye
Tavara: Karlıyayla
Mudvay: Karşıkent
Değeri: Kaşpınar
Yavdaş: Kavaklıdere-Cimitekke
Fardas: Köklü
Finifis: Muratkaya
Öküzlü: Özen
Firenkköy: Saraykışla
Yavara: Sarıyayla
Ficek: Uğurlu
Alime: Umurca
Muhacir Turaç: Yeni Turaç
Meğdun: Yolüstü
Kündür: Yuvacık
Yemişen: Yeşilyurt
Onapa: Özlüce

Sulusaray’a bağlı belde ve köyler;
Sapakol: Buğdaylı
Malumseyit: Dutluca
Çermikönü: Ilıcak

Turhal’a bağlı belde ve köyler;
Zamayir: Akbuğday
Kalaycık: Ovalı
Kad: Katköy
Gülüt Ovacığı: Koruluk
Ağcaşehir: Akçaşar
Dazmana: Akçatarla
Vazanya: Ayranpınar
Kürtköyü: Çamlıca
Migril: Erenli
Dazya: Gümüştop
Hacılar: Elalmış
Arapören: Kayaören
Gelit Ovacığı: Ormanözü
Kımıza: Sütlüce
Burga: Tatlıcak
Gelit: Ulutepe
Biçin: Üçyol
Gülüt: Yazıtepe
Geyran: Yeniceler
Serpin: Yenisu
Şoruk:Çayıraltı
Asarcık: Şenyurt

Yeşilyurt’a bağlı belde ve köyler;
Kösürük: Damlalı
Tucuk: Ekinli
Çerkez Danişmend: Doğanca

Zile’ye bağlı belde ve köyler;
Araboğlu: Akdoğan
Bacul: Yaylayolu
Bildiş:  Özyurt
Emirveran:  Emirören
Zelhaddin:  Uğurluören
Şıheylik: Yeşilce
Büyük Bultu: Uzunköy
Büyük İsa: Büyüközlü
Eski Kirampa: Eski Dağiçi
Karacaveran: Karacaören
Kürtürünü: Gümüşkaş
Türk Derbendi: Eski Derbent
Yeni Kirampa: Yeni Dağiçi
Araplar: Alayurt
Çerkez Derbendi: Yeni Derbent,
Endürüzlü: Elmacık
Ernebadi: Karakuzu
Elarap: Akçakeçi
Gederik: Yaylakent
Hıcıp: Taşkıran
Kasın: Alıcözü
Kuldan: Akkılıç
Küçükisa: Küçüközlü
Mancı: Çamdere
Maşat: Yalınyazı
Silis: Güzelbeyli
Akçakese: Karşıyaka
Kuldan: Akkılıç
Boztepe: Yıldıztepe
Kızılcın: Evrenköy
Çokçaabdal: Akgüller
Aptallar: Selamet
Zilhadin: Uğurluören

 Hasan AÇIKEL  Tokattan.net
 Facebook/MustafaKılınç
 Ufkumuz.com
 Zileweb.com
 Tokathaber.com
 memleketimtokat.webnode.com.tr

Savaşın ve Kavuşamamanın Türküsü; Hey Onbeşli

Hiç yorum yok
Tokattan.net | Savaşın ve Kavuşamamanın Türküsü; Hey Onbeşli
M
elodisi oyun havası gibi söylense de, hikayesi hazin bir Tokat Türküsüdür, Hey Onbeşli. Adı gibi Haktan Hediye, endamı fidandan narince, gül ağacı misali küçücek, alımlı ve edalı bir kızcağız ile Tahtoba köyünün saygın ailelerinden birinin oğlu Hüseyin'in Çanakkale Savaşıyla başlayan ayrılığının, bir feryadın hikayesidir, Hey Onbeşli. Çanakkale Savaşı sırasında cepheye giden onbeşlik kadersiz Hüseyin ve Hediye kız için yakılmış bir ağıt olan Hey Onbeşli türküsünün bilinenin aksine şiirimsi gerçek öyküsü sizlerle...

Çanakkale Savaşı sırasında cepheye giden Onbeşlik Hüseyin ile geride bıraktığı Hediye kız için yakılmış bir ağıt olan Hey Onbeşli türküsünün bilinenin aksine şiirimsi gerçek öyküsünü Yazar Hulusi ÜSTÜN, "Türkü Öyküleri" adlı eserinde şöyle aktarıyor okuyucusuna;
Taş döşeli dar yollardan şakırtılı at arabalarının gelip geçtiği demlerde,
Tokat bir dağ içindeyken
Gülü bardağ içindeyken
Yüzü kaleye bakan ahşap evlerden
birinin şenliğiydi Hediye 

Adı gibi Haktan Hediye, üç eteği sırma işleme, başı Tokat işi yazmalı, yazmasının ucu pembe oyalı. Endamı fidandan narince, boyu gül ağacı misali küçücek, alımlı, edalı bir kızcağız. Tokat eşrafından kendi halinde bir ailenin evdeki tek çocuğu.

Kınalı Kazova üzümlerinin toplanıp pekmez yapıldığı, içi sırlı küplere asma yaprağı basıldığı aylarda Tahtoba köyünün saygın ailelerinden birinin oğlu Hüseyin görüverdi onu. Tenhada buluştular, iki gencin yüreciği birbirine ısındı. Çok geçmedi aradan, Tahtoba'dan dünürcüler geldi Hediye kızın evine. Köy ağası babanın biricik oğlu Hüseyin'e istediler onu. "Yaşı küçücek" dedi anası. "Baba ekmeği yemedi doyuncaya dek." Bekleyeceklerini söyledi oğlan tarafı. "Bizim oğlumuz da yeni yetme... Söz edelim, aht verelim, bekleyelim. Gül yanaklı Hediye bu yaz gelinimiz olur."

Tez büyür kuzu misali kız kısmı da, yuvadan kuş misali kanatlanıp tez uçanı makbuldür. Hele talibi Tahtoba'nın efendilerindense, bol haneye gelin gidecekse, anasının babasının adını saydıracaksa fırsat kaçırılmaz. "Oldu" dedi büyükleri. Hediye'nin ak ellerini bu bahar kınalayacaklardı. Madem insan evladıydı isteyen, hayır işte acele etmek en güzeliydi. Verdiler Hediye'yi bıyıkları yeni terlemiş Hüseyin'e. Şerbetini içtiler, sözünü kestiler. Tahtoba'nın ağası koçlar kurban etti, Hüseyin, endazesi on yedi kuruşa mor kadifeden fistanlık kumaş aldı Hediye'ye. İpek bürüğe bürüdüler genç kızı. Boynuna gümüş hamaylılar, alnına Hamidiye paralar taktılar. Nişan gecesi Tokat'ın kadınları toplandı kız evinde, bakır tepsilerin arkasını tıkırdatarak oynadılar.

Kış gelmeden yaprak küpleri basıldı, erik ezmeleri, tarhanalar, sebze kuruları, setikler, yarmalar hazırlandı. Bahar başında toplanıp yazıda kurutulmuş madımaklar çıkınlandı. Kasım yağmurları Yeşilırmak'ı coşturmadan tahtaları kararmış ahşap evlerin dış kapıları kapandı. Baba evinde artık misafir muamelesi gören Hediye çeyiz telaşına düştü. Kış boyu kafesli pencerenin önündeki sedirde oturup yoldan geçen herkesi "Belki Hüseyin'dir" ümidiyle süzerek küçük ellerinin ak parmaklarındaki iğne ile al yazmaları renk renk, çiçek çiçek oya ile çevirdi.

Kiraz ağaçları tomurcuğa dururken ürkütücü, korkutucu bir haber yayıldı ortalığa. Ateş düşmedik ocak bırakmayan seferberlik, memleketin her köşesinden yine delikanlıları istiyordu. Bu kez sıra yaşı on sekize yeni basmış delikanlılarda... Şehirden şehire, köyden köye haber uçuruldu. Sırtını kayalara dayamış Tokat da titredi bu havadisle. Bin üç yüz on beş doğumlular kışlada toplanacaklar. Karayağız Türkmen delikanlıları kalktı geldi, kara zıpkalı Karadeniz uşakları, ince yapılı dil bilmez Çerkes gençleri beşer onar gruplar halinde akın etti çevre köylerden. Kimini Çanakkale'ye yazdılar, kimini Filistin'e, Yemen'e. İllerini, köylerini bırakıp bilinmedik diyarlara doğru sürdüler atlarını. Kara tren vagonlarına doluştular. Gözü yaşlı duacı analarla sabırlı yavuklular kaldı geride. Ardından bir maşrapa su döktükleri delikanlıları için yanaklarından süzülen gözyaşlarını yazmalarının ucundaki gül oyalarına sildiler. Geride kalan kalbi kırık yavuklular içlerindeki yangını türkü yaptı, on sekizlik yiğitlerin ardından ağlayarak söylediler.

Hey on beşli, on beşli
Tokat yolları taşlı
On beşliler gidiyor
Kızların gözü yaşlı

Tahtoba köyünden bölüğe çağrılan gençlerin arasında Bey oğlu Hüseyin de vardı. Al atını topuklayıp ayrıldı köyünden yaşıtlarıyla birlikte. Tokat'ta, Örtmeliönü'ndeki kararmış tahtalarla kaplı evciğin kapısını çaldı önce. Sözlüsünün ana babasının elini öptü. Göz ucuyla baktı utançtan yüzü kızaran Hediye'ye "Vatan borcunu ödeme zamanı, sağlıcakla kalın. Dua edin çocuklarınız için. Döner gelirsem, ahdimdeyim, çift davullar çaldırıp toy yaparım" dedi onlara. Sonra helallik dileyip ayrıldı Hediye'nin evinden. Başını çevirip tekrar tekrar ardına bakarak sürdü atını.

Gidiyom gidemiyom
Seni terk edemiyom
Sevdiğim pek küçücek
Koyup da gidemiyom

Boynunu büküp asker yolu bekleyen bir sürü genç kızdan biriydi artık Hediye. Her gece dua ederek baş koyduğu yastığını sabaha kadar gözyaşlarıyla ıslattı. Günleri saya saya, aylar sonra yerine varabilen sarı zarfların içinden bir hayır haber alma ümidiyle bekleyerek geçirdi mevsimleri. Hasretini nakış nakış döktü iğne oyalarına, dantel perdelere, kilim tezgahlarında dokunan cecimlere. Tokat'ın çıplak dağlarını bembeyaz karlar örttü önce, sonra karlar çağıl çağıl eridi, kuru ağaçlar canlandı, tomurcuklandı, yapraklandı. Asmalar gözyaşı gibi salkım salkım üzümlendi. Kah Batmantaş Köyü'ne bir ateş koru gibi kara haber düştü, kah Yatmış'a, kah Hanpınarı'na... Salavatlarla uğurladıkları delikanlılarının toprağa düştüğü haberini alan kara bahtlı analar, kara çatkılı yavuklular, dul kalan tazeler maşrapalarla su döküp ıslattıkları kapı önlerini gözyaşlarıyla ıslattılar.

Memlekette yangın düşmedik ocak kalmadı.

Eli yüreğinde uyandı her sabah Hediye. Komşu kadınlara rüyalarını tabir ettirdi. Mahzun mahzun yollara bakıp bir haber bekledi kara yağız Hüseyin'inden. Uçup giden turnalardan haber umdu. Sabah esen serin rüzgara selam asıp yolladı.

Çok mu uzaktı bu Yemen dedikleri yer?

Şu çıplak dağların ardına gitse bulur muydu yarini?

Buluverse al kanlı yarelerini sarar mıydı pembe çevirmeli ipek mendiliyle?

Gece gündüz binbir kuruntuyla içi içini yedi. Bir o değil, koca Anadolu'nun anaları, yavukluları vakti belirsiz bir dönüşün ümidiyle dua edip bekliyordu. Bekleyiş derde dönüştü. Gelen her şehadet haberiyle kavuşma ümidi biraz daha kırıldı. Analar, askere gitmiş babalarını soran bebelerine "Az kaldı dönecek" derken ciğerleri sızım sızım sızılar oldu.

Seneler geçiverdi yüzlerde çizgi bırakarak. Yiğitsiz kalmış evleri bekleyen köpekler yabancıya ürümez olmuştu artık. Dağlarda eşkıyalar peydahlandı. Asker kaçakları, arsızlar, hırsızlar kol gezmeye başladı ortalıkta. Bir gün falanca köyden baskın haberi geldi, bir gün filanca köyden. Ansızın uğratmışlar evleri. Para eder her şeyi toplamışlar, cepheye gitmiş yiğidinin yasını tutan taze gelinleri dağa kaldırmışlar, ıssıza çökertmişler. Hükümet baş edemiyormuş artık onlarla. Şehirlerde kasabalarda kimse kimsenin selamını almaz olmuş. Güven diye bir şey kalmamış.

Hediye'nin anasıyla babası yanlarına çağırdı kızlarını. Utana sıkıla açtılar endişelerini ona.

"Kara yazgılı kızım, bilirim beklediğin var ama işte seneler geçti. Dört kış, dört yaz bitti bir haber yok Tahtobalı Hüseyin'den. Böyle susup beklemekle olmaz. Haberini alıyoruz, nice yiğitler de şehit oldukları halde evlerine haber uçurulmazmış. Kim gitti de geri geldi ki bu Yemen denilen ilden? Devletimiz her gün il il geri çekilirmiş. Askerden hayır haber beklemenin manası yok. Biz artık kocadık, sana sahip çıkamayız, namusundan endişeliyiz. Yazma ustası Emin Efendi sana talip oluyor. Erkeğin yaşlısı olmaz. Emin Efendi zengin bir tüccardır. Oğlu uşağı yok, koca evde bir fidai başın olacak. Biz gitmenden yanayız. Git evini ocağını kur. Yuvanı bil sen de. Dönüp dönmeyeceği bilinmeyen bir yavukluyu beklemekle olmaz."

Bahtsız Hediye yaşın yaşın ağlayarak çıkardı parmağındaki söz yüzüğünü. Ana babasının isteğine olmaz diyecek kız yoktu ya o zamanlar, kötü yazgısını kabullenip oturdu Hediye. Birkaç hafta sonra sessiz bir törenle Dimorta Hanı'nda yazmacılık yapan altmışına gelmiş Emin Efendiyle nikahladılar onu. Son güne kadar Hüseyin'in döndü haberini alma ümidiyle bekledi kızcağız. Türküler mırıldanıp pencere kafeslerinin önünde ağladı, ağladı.

Gidiyom işte ben de
Bir arzum kaldı sende
Ayva oldum sarardım
Din iman yok mu sende

Çifte davullu toy hayallerine yandı Hediye. Gelin kınası görmemiş küçücük elleriyle sildi gözyaşlarını. Yüzünü birkaç kez görüp yüreğine nakşettiği Hüseyin'in yasını tutmasına fırsat olmadan, sırma işlemeli al bindallı giymeden gelin olup Emin Efendi'nin evine girdi.

Rengarenk Tokat bezlerine tahta kalıplarla desen vuran yazma ustalarındandı Emin Efendi. Uzun beyaz sakallı, yün papaklı, vaktinden önce çökmüş bir koca esnaftı. Yamrı yumru elleriyle yazmaları desenledikten sonra Meydan Camisinde namazını eda etmeden evine gelmeyen bir yalnız adam... Önceki evliliğinden olan çocuklarının her birinin şehitlik haberi gelmişti çeşitli cephelerden. Değil Hediye kızın tazeliğini, dünyayı armağan etseler içinde ölen yaşama sevinci dirilesi değildi.

Hediye kız bu kocamış erin evinde vakitsiz ayazlarla çiçekleri dökülmüş bir kiraz ağacı gibi mahzun ve kederli Hediye kadın olup çıkıverdi.

"Hayalde gör, düşte gör hele bir de düş de gör" demiş ya eskiler. İnsanın işi bir kez ters gitmeye görsün, nasıl da yağar başına belalar yağmur misali. Yüzünü güzel yaratmıştı Mevla ama talihi kötüydü Hediye kızın. Yaşlı da olsa kadrini kıymetini bilen, başına kapak olan, namusuna sahip çıkan erini Azrail alıp götürdü çok geçmeden. Daha evleneli bir yıl olmadan dul kaldı Hediyecik.
Aniden uçuverdi Emin Efendi.

Bir öğle üzeri kapıyı çalan kalıpçı çırağı "Yenge, Emin Emmi öldü!" diye haber getirdiği zaman felaketi bir çığlıkla karşıladı. Tokat'ın örfüydü ya, cenazeyi hemen hazırlayıp bekletmeden defnettiler.

Vakitsiz açılan güllere döndü Hediye. Tazecik yüzünü zamansız soldurdu kötü kaderi. Şad olup gülmeden yas bağladı, gelinlik giymeden dul kaldı. Çiçek açmadan hazan olmuş dallar misali, yeşillerden allardan soyunup karalara büründü. Tokat'ın orta yerinde Yeşilırmak çağıl çağıl akarken, Hediye kadın gözyaşı akıtıp oturdu köşesinde.

Ölüm acısı geçip yasını unutmadan yalnızlıkla baş başa kaldı bahtsız kız. Emin Efendi'nin malının mülkünün idare edilmesi gerekliydi. Yaşlı adamın bıraktığı çarkı tek başına çevirmeliydi. Yuvasını bırakıp babaevine dönse evini ocağını ne yapacak? İyi kötü benimsemişti yeni hayatını. Hem babaevine sığmadığı için evlendirmemişler miydi onu. Kocasından kalan malın mülkün icarıyla geçinip giderdi. İbadet edip ölümü beklemekti bundan sonra ona düşen.

Ne Haktan, ne hükümetten korkusu kalmamış azgın çeteler koymadı Hediye'yi yasıyla başbaşa. Şehrin kıyısında kocaman bir konakta tek başına yaşayan bu taze dulda çokça para olmalıydı. Hem kimi kimsesi yok. Koruyanı, sahip çıkanı bulunmayan bu kadıncağızın malına mülküne el koymak kolaydı.

Ay karanlık bir gecede koca evin çift kanatlı kapısının önüne vardılar. Bakır kapı tokmağını tıklattılar yavaşça. Masum kadın kapıyı açmaya korkunca omuzladılar hep beraber. İçeri daldılar azgın kurt misali. Sepet sandık dağıttılar, feryadına kulak vermeyip sırtladılar Hediye'yi. Hoyrat eller dağdan dağa dolaştırdı onu. Zorla sahip oldular, kirli elleriyle birbirlerine sundular, kalaylı siniler üzerine çıkartıp el çırparak oynattılar. Nice zaman sonra gönülleri geçti kızdan. Bastıkları başka köylerden başka talihsiz tazeleri görünce bir sabah atın arkasına atıp Tokat'a getirdiler onu. Tan yeri kırmızı bir utanç içindeyken Takyeciler Camii'nde sabah namazından çıkan yaşlılar kaldırıma düşmüş bir kız buldular. Üstü başı yırtılmış ağlayan biçarenin başına toplanıp konuştular da biri el uzatıp "kalk" demedi.

Tokat yolu kaldırım
Düştüm beni kaldırın
Sevdiğimin uğruna
Vurun beni öldürün

Yazmacı Emin Efendi'nin hanımı Hediye'nin adı kötü kadına çıktı gayri.

Yemen'den Çanakkale'ye nice kez ciğer delici kurşunlara uğrayıp ihaneti, zulümeti, açlığı, hastalığı yaşayıp da geri dönen olur mu?

Hak Teala kulun alnına ölümü yazmayınca olur işte.

Gözü yaşlı Anadolu'nun "Giden gelmiyor" diye türküler yaktığı cephelerde kah vuruşarak, kah esir düşerek seneler geçiren Hüseyin dağın taşın çiçeğe büründüğü bir bahar başında çıkıp geliverdi memleketine. Tahtoba'dan savaşa yollanmış bin üç yüz on beş doğumlu yirmi delikanlıdan bir o sağ kalmıştı. Yüzü yaylaya bakan, içinden boz bulanık seller akan köyün girişinde madımak toplamaya koyulmuş tazeler tanıyamadı gelen bu hırpani kılıklı adamı. Köpekler seğirtti üzerine. Köyün yamacında durup dağa taşa ünledi sesinin yettiğince. "Benim ben. Memleket aşırı diyarlarda vuruşmaya gönderdiğiniz Hüseyin'im ben. Hak alnıma yaşa yazmış, kaderde size kavuşmak varmış, döndüm... Emmi dayı kızları, yad el değil bu gelen. Bey oğlu Hüseyin'im ben." Köyün genci yaşlısı kuşattı çevresini, boynuna boğazına sarılıp ağlaştılar. Ardına düşüp eve götürdüler onu. Yolun otu çiçeği sarıldı yorgun ayaklarına. Ağsıvayla sıvanmış bahçe duvarının önünde yabancı bir erkeği görünce yaşmaklanacak oldu Hüseyin'in anası. Sonra sekiz yıldır ağlaya ağlaya ferini tükettiği gözlerinden çok yüreğiyle tanıdı oğlunu. Kollarını açıp "oğlum" diye öyle bir inledi ki dağ taş yankıya durdu. Tahtoba köyü şenliğe başladı o gün. Savaşa yolladıkları yirmi civanın yerine geriye dönen bu bitkin genç için toy vuruldu, düğün kuruldu, kurbanlar kesildi. Anası başındaki kahır kasnağını çıkardı, bacıları al güllü elbiseler giydi, duyup öğrenen herkes görmeye geldi.

Seferberliğe giden de geri gelirmiş demek.

Bekledi Hüseyin. Susup bekledi birilerinin Hediye'den bahsetmesini. Ne anası, ne bacısı adını anmadı gelinlerinin. "Yoksa ahdini bozup kocaya mı verdiler sözlümü?" diye bir kuruntu zihnini yakıp geçti. Olamazdı ama, söz vardı ortada. Hem ailesi verecek olsa da yavuklusu çiğnemezdi yar hatırını. Dayanamadı, töreyi bozup sordu sonunda.

-Ana, Hediye'm nasıl?

Gözlerini oğlundan kaçırıp başını iki yana salladı anası. Birilerine ilenerek döğündü.

-Hediye'yi sorma oğul. Kız kısmı bunca sene durur mu? Uçurdular yuvadan, alıcı kuşlar kaptı onu.

Anlayamadı Hüseyin. Nişan yapıp, şerbet içip söz vermişti Hediye'nin ana babası, nasıl uçururlardı yuvadan. Anasının ağzından daha fazla laf alamayacağını anladı. Üzerine fazlaca gidemedi ama binbir türlü kuruntuyla geçirdi geceyi. İçi içini yedi sabaha kadar. Memleketini bıraktığı gibi bulmuştu da insanlar ne denli değişmiş, ne denli kocamış ve eksilmişlerdi.

Sabah Tokat'a giden bir at arabasına binip Örtmeliönü'ndeki ahşap eve geldi. Kalbi pıtır pıtır atarak sekiz yıldır kavuşmayı düşlediği yavuklusunun evini seyretti uzaktan. İşte bir çok şey bıraktığı gibi duruyor. Gözeler şarıldıyor yol ortasındaki arktan. Hediye'nin bahçesindeki kirazlar da çiçek açmış. Evin kafesli penceresinden yavuklusu onu seyrediyordur belki de. Siyah perçemleri lal yanağını gölgeliyordur. Öyleyse ne demek istemişti anası? Bakır kapı halkasını vurdu elleri titreyerek, içerde ses soluk yok, bir daha denedi, yine cevap veren olmadı. Geri çekilip pencerelere baktı, kimsecikler görünmüyordu.

Karşı evin önünde kendisini seyreden bir adama sordu.

-Evdekiler nerede?
-O evdekiler buradan ayrılalı çok oluyor.
-Nereye gittiler ki?
-Geyras'ta bir çiftliğe...
-Ya Hediye?

"Hediye'ye ne olduğunu bilmeyen mi var Tokat'ta. Kötü yola düştüydü yosma. El elinde eğlence olduydu. Laf söz ettiler çevreden. Gözümle görmedim ama birileri alıp götürüyormuş bazan. Ana babası utancından terk etti buraları zaten. Hediye de alıp başını gitti. Dedikoduya dayanamadı" dediler. Hatta giderken söylediği mani kızların dilinde.

Gidiyom elinizden
Kurtulam dilinizden
Yeşil baş ördek olsam
Su içmem gölünüzden

Can alıcı kurşunlara uğradığında bu kadar yıkılmamıştı Hüseyin. "Er başına iş gelir" demiş ya atalar. Böylesi iş de gelirmiş demek. Eli ayağı kesiliverirmiş insanın, yıldırım çarpmışçasına yanarmış demek.

Karşısındaki adamın anlattıklarını duymuyordu artık. Sekiz yıldır yüreğinde muhabbetini sakladığı, uğrun uğrun hasretini çektiği yavuklusunun sesi kulaklarında çınlıyordu. Savaşa giderken vedalaşmaya geldiğinde pencerede beliren gölgesiyle hatırlıyordu onu. Cephede üzerine top mermisi düşüp parçalanan dostları geldi gözlerinin önüne. O mahşerin içindeyken bile ölümü istemeyen delikanlı böyle bir haberle ölüden beter hale gelirmiş demek.

-Ah dönmez olaydım sılaya. Başımın üzerinde vızlayan kurşunlardan biri yüreğimi parçalasaydı keşke. Canlı canlı kumlara gömülen dostlarımın içinde ben de olaydım. Geri dönmeye sevinmek ne gafletmiş meğer, diye inledi.

Ardını döndü konuştuğu adama. Yedi düvel düşmanın yıkamadığı yiğit, omuzları düşmüş bir şekilde döndü köyüne.

Aslan yarim kız senin adın Hediye
Ben dolandım sen de dolan gel beriye
Fistan aldım endazesi on yediye
Az mı geldi gönderdiğim hediye

Bundan böyle Hüseyin'e bahtsız yiğit dediler. "Sevdiceği hoyrat ellerde dolaşırmış, yarine haram olmuş" dediler. Örtmeliönü'nün nazlı güzeli, yüzü hiç gülmeyen bir kadın olmuş. Sekiz yıldır hasretini çeken yavuklusu kan kusar olmuş da yabanın destursuzu safasını sürermiş.

Aldı başını gitti Hüseyin. Hediye gibi onun da nereye gittiğini bilen çıkmadı.

Suyun kayayı yeşerttiği yerde durur Tokat.

Granit dağın üzerine kurulu kalesine çıkıp seyran edenler Yeşilırmak boyunca envai çeşit renk cümbüşünün arasında kurulu bu şehre hayran olur zaten. Abdest alıp kıbleye yönelmiş yeşil elbiseli bir mümine benzer Tokat. Yollarından ığıl ığıl sular geçer, sabahın seherine sessizliği fısıldayan dereler susmaz. Ummadık bir köşeyi dönünce karşılaşıverirsiniz pınarlarla, çeşmelerle.

Al başını gez sokak sokak. Bu unutkan şehrin kararmış, köhne hamamlarını, kırk badalını, saathane meydanını, kayalara oyulmuş kalesini, semercilerini, bakırcılarını, saraçlarını dolaş. Su sesine, taze ekmek kokusuna bırak kendini. Yüzünde günah izi olmayan ak yazmalı nineleri seyret. Hediye kızın hikayesini sor onlara.

Neden Tokat'tan yar sevenin yüreği yağ içindedir? Yeşil baş ördekler neden su içmez pırıltılı derelerden?

Bereketli elleriyle kızgın saç üzerinde çökelekli gözleme yapan reyhan kokulu Türkmen kadınları bir türkü mırıldanır ki nağmesini duyan, içi gençlik dolu bir kızın mutluluk bestesi sanır onu. Bilinmez ki dünyanın yedi köşesinde gök ekin misali tutam tutam biçilen Anadolu evlatlarının yasıdır bu türküde anlatılan. Çok değil iki nesil önce al fistanlı bir yosma, çakır gözlerinden akan kanlı yaşı gelin kınası görmemiş elinin tersiyle silip söylerdi bu türküyü. Irmaklar gibi çağıl çağıl ağlardı söylerken. O da kayıplara karıştı Tokat'ın yitirdiği yağız yiğitlerle beraber. Hediye, Haç Dağı'nda yatan kırk kızlar kadar meçhul artık.

-Üfleme ateşi sönmüş külleri oğul. Kabuk bağlamış yaraları kakşatma. Sus, bilen olmasın Hediye'nin hikayesini. İçleri kıpır kıpır olarak ünlesin kızlar. Varsın onu bir cilveli yosmanın türküsü sansınlar. Hangi yarayı sarmadı zaman, hangi gözyaşı kurumadı toprağa düşünce? Yitirdiğimiz hangi canın yası bizimle kaldı ki? Kapat bu bahsi balam, ört kimsenin bilmediği ayıbı. Hediye namuslu bir kadındı.

Cepheden dönen Hüseyin bir daha yavuklusunun yüzünü görebildi mi? Gördü ise nerede karşılaştılar ve savaşın kolsuz kanatsız bıraktığı bu insanların yaşamında bundan sonra ne oldu? Bütün bunları bilmiyoruz yahut bildiklerimizi söylememek belki en iyisi. Türkülerde bilmemiz gereken kadarı söylenir zaten. Şurası kesin ki onların kara bahtını Tokat'ın ipek bürüklere bürünmüş fidanlara benzeyen kızları türkü yapıp söyledi. Tarihler yazmadı savaşa giden gençlerin geride bıraktığı yüreği yaralı kızların acısını. Onların hatırasını yaşatacak anıtlar dikilmedi hiç bir yere. Kara sevdalı gençlerin her biri yaşadı, kocadı, dünyayı terk etti ama halkın hafızası o felaket günlerinde solup gitmiş gülleri canlı tuttu. O gün bu gündür Tokatlı bir güzele vurulana derler ki;

Tokat bir dağ içinde
Gülü bardağ içinde
Tokat'tan yar sevenin
Yüreği yağ içinde

Türkünün Sözleri

Hey Onbeşli türküsüne ait eldeki ilk ses kayıtlar; Feryadi Hafız Hakkı Bey'e ait 1927 yılındaki taş plak kaydıdır. 1943'te Muzaffer SARISÖZEN başkanlığındaki Ankara Devlet Konservatuarı Tokat'ta, Tokat belediye başkanı Mustafa YOLCU ve yerel müzisyen Emin DİKER’den derlenmiş; ancak bu derleme konservatuvar arşivlerinde kalmıştır. Türkü, 1970’li yıllarda Nida TÜFEKÇİ tarafından babası Hamdi TÜFEKÇİ'den derlenmiş ve 1616 sıra numarasıyla TRT repertuvarına kaydedilmiştir.

Hey onbeşli onbeşli
Tokat yolları taşlı
Onbeşliler gidiyor
Kızların gözü yaşlı 

Aslan yarim kız senin adın Hediye
Ben dolandım sen de dolan gel beriye
Fistan aldım endazesi onyediye

Gidiyom gidemiyom
Az doldur içemiyom
Sevdiğim pek gönüllü
Koyup da gidemiyom

Giderim ilinizden (elinizden)
Kurtulam dilinizden
Yeşil baş ördek olsam
Su içmem gölünüzden

 Hasan AÇIKEL  Tokattan.net
 Tokattan.net
 Hulusi Üstün, Türkü Öyküleri
 Tr.wikipedia.org
Okumadan Geçme
Tokattan.net © 2016-2021 Tüm hakları saklıdır.