Tokattan.net | Tokat'tan Dünyaya...: Tokattan Tokattan.net | Tokat'tan Dünyaya...: Tokattan

Responsive Ad Slot

Tokattan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tokattan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Metin KILIÇ | Ramazan'da Çocuk Olmak

Hiç yorum yok
Tokattan.net | Metin KILIÇ | Ramazan'da Çocuk Olmak
S
aat gece yarısına ulaştığında sokağın başında çalan davulun sesiyle başlar sahur. Akşamdan annenize yalvardığınız ve annenizde size “kaldıracağım yavrum haydi yat” diye söz verdiği için uykunun en derin ve tatlı yerinde onun şefkatli eli dürter sizi “haydi yavrum kalk sahur oldu”. Sesi duyarsınız duymasına da kalkmak o kadar kolay mı? Biraz daha, biraz daha.. Derken o şefkatli ve sıcak ses bu sefer tonu biraz daha fazla olarak uyandırır sizi uykunuzdan.

Siz yatağın içinde doğrulup etrafa uykulu gözlerle bakarken evin diğer halkı oturmuştur bile yer sofrasının başına. Mis gibi kokan çökelikli katmerlerin yanında tavşankanı çaylar bardaklara doldurulurken gözlerini ovalayarak uykuya direnmek, çoğu zaman uykum açılmasın diye yüzünü bile yıkamadan oturmaktır sofraya, ne yediğini, nasıl yediğini bilmeden atıştırmak, yatak soğumadan tekrar yatağını el yordamıyla bulmaktır, sahur. Ertesi gün mahalledeki çocuklar arasında bir ayrıcalık bir itibardır çocuklar için sahura kalkmak.

Yalnız öğlene doğru iyice acıkır azda susar çocuk. Kendisi diyemez ama gözü hep terekte duran geceden kalan yiyeceklerde olur. Evin büyükleri durumu anlar. Anne baba başlar takılmaya “yavrum orucunu bana sat”, “satmam”, “o zaman sen tekne orucu tut” falan derken uzlaşı sağlanır, oruç bozulacaktır. Ama hiçbir zaman bozdun denmez çocuğa anne akşamdan kalan yiyeceklerden bir sofra hazırlar sevecen bir sesle “gel yavrum yemeğini ye ağzını yıkar yine devam edersin orucuna” dediğinde dayanamaz çocuk hazırlanan yemeği yer ağzını yıkayıp yeniden başlar “tekne orucunu” tutmaya.

Bazen de oruç tutmak babaanne ve dedenin sırtında akşamı etmektir. Akşam iple çekilir öğle yemeği yenmesine rağmen yinede herkesten önce sofraya oturup gündüzden hazırlanan çeşit çeşit iftarlıkları önüne dizip elindeki çatal kaşıkla ezan beklemektir.

Çocuk mahalledeki arkadaşlarına oruçlu olduğunu söylediğinde aynı emsal arkadaşları “essahtan mı diyon lan”  sözleriyle beraber inanmamanın varlığıyla ispat için dil göstermesi istenirdi.. Açlık ve susuzluktan beyazlaşan dili gören çocuklar “yarın bende tutacağım” sözleri ile arkadaşlarına duydukları özentiyi ifade etmeye çalışırlardı bizim çocukluğumuzda..

Başçiftlik’te iftar davetlerine “oruç açma” denilirdi. Gelenek olan oruç açma törenleri Başçiftlikli için çok yorucu olurdu, öğlen vakti evin kızı, gelini veya kadını davet edeceği komşuları ve akrabaları gezer “akşam bize oruç açmaya buyurun” denilirdi. Oruç açmaya cümbür cemaat bütün aile gider, erkekler bir odada, kadınlar mutfakta yemeklerini yerlerdi. Ortaya serilen sofra bezinin üstüne konan halbur ve eleklerin üzerine konulan siniye önce ekmek, su ve hoşaflar dizilir, daha sonrada her yemekten bir tabak yemek konulur, aynı tabaktaki yemekler kaşıklanarak yenilir, yemek bittikçe ilavesi yapılırdı. Ortalık bir anda kaşık sesine gider, börekler yufka ve tatlılar çorba, dolma, pilav, sütlü tabakları biri gider biri gelirdi. Oruç açma törenlerine imam mutlaka çağrılır yemeğin sonunda sofra duası okunurdu.  Yenen yemeklerden sonra topluca kılınan akşam namazı akabinde herkesin birbirine uzattığı tabakalardan yakılan sigaralar keyfe keyf katarken ev sahibi de misafirlerini ağırlamaktan mutlu kazandığı sevabı düşünerek bütün yorgunluklarını unuturdu. İnsanlar topluca teravih namazı için camiye giderken tüm mekânlar biz çocuklara kalırdı.

Annelerimizin peşine düşerek teravihe gittiğimizde erkekler tarafına girer, önce uslu uslu oturur, ne yaptığımızı bilmediğimiz için büyükleri taklit ederdik. Sonra yavaş yavaş gevşeyerek kikirdediğimizde yanımızdaki yetişkin dirseği ile dokunarak bize yanlış yaptığımızı belli ederdi, aralarda hep bir ağızdan okunan salâvatlar ise biz çocukların çok hoşuna giderdi. Akşam namazı ile yatsı namazı arasında mutlaka vaiz edilir ramazanın ve orucun faziletleri uzun uzun anlatırlardı. Teravih namazının selam aralıklarında  salavat getirilip hep bir ağızdan huşu içinde “hoş geldin ya şehri ramazan” derken mest olur, Son gecelerinde ramazan yolcu etme ilahilerinde Lelenin oğlunun acıklı sesi ile ramazan yolcu etmesini dinlerken cemaatin çoğu ağlardı.

Bizim zamanımızda teravihte çocuklar genellikle abdestsiz gider, namazın ne zaman başladığını, ne zaman bittiğini bilmediğimiz için eğilir doğrulur kalkardık genellikle en arkada saf tutar namaz başlayınca başlardık kikirdemeye. Bilirdik ki kimse namazını bozup bize müdahale edemeyecektir. O zaman keyfini çıkartmak lazım. İlk kikirdeyen çocuk camideki bütün çocukları otomatik komut almışçasına gülmenin cazibeli tılsımına çağırır. Bütün çocuklar öksürür tıksırır güler. Artık tut tutabilirsen. Selam verildikten sonra yetişkinlerden biri hışımla kalktığı gibi ayağa okkalı tokatlar inerdi yanaklarımıza, ta ki biri çıkıp ta “dokunmayın çocuklara” diyene kadar. ikinci fasılada çocuklar çekiştirilerek saf aralarına yerleştirilir tekbirle tekrar durulur namaza ama orası da güvenli değildir önce öksüren bir yetişkin taklit edilir işaret alınınca bir birini izler sahte öksürükler tüm çocuklar yeniden başlar kıkırdayıp fıkırdamaya. Belli bir olgunluğa geldiğimde hep düşünmüşümdür,  o yıllarda yetişkinlerin çocuklara  tahammülsüzlüğü nedendi acep.

Bizim kuşak biraz daha mı haşarıydı ne. Ramazanda yaptıklarımız aklıma geldiğinde hemen gülümserim. Gıcığın Osman, namı diğer Habudu, Apoyun Çolak ŞükrüCeniğin Gamber, Kör Sayit, Tıtır Şevket, İbicin Mıstık, Çükdanın İsa, Cinni oğlanın Kara Memet ve diğerleri cümbür cemaat aşağı mahallenin çeşmesinde yalan yanlış bir abdest alır doluşurduk camiye. Yukarı mahallenin çocuklarıyla beraber arkada iki saf oluşturur, hocanın vaizini anlamasak da iki dizimizin üstünde yinede sessizce dinlerdik.

Yatsı namazının sünneti sessizce kılınır Farz namaz başlayınca büyükler öne gider caminin arka tarafı tamamen bizim egemenliğimize geçerdi. Önceden ayarlayıp yakamıza taktığımız iğne yerinden çıkartılır secdeye gidenin kalçasına batırılırdı. Aman Allahım! Seyreyle gümbürtüyü. Mest olurduk gülmekten..tabii farz namaz olduğu için kimse namazını bozup bize müdahale edemez. Selama kadar epeyce de zamanımız var... Eğer arka tarafta yaşlı bir ihtiyar yada Tınının Sağır varsa şamata tadından yenmez keyfimize diyecek olmazdı... Herkes secdeye gidince Sağırın yada Deli İhsan'ın arkasına yaklaşılır iki ayağından tutup hızlıca çekince zavallı Sağır yada Deli İhsan halının üstüne yüz üstü up uzun uzatılırdı.. İşte o zaman seyreyle gümbürtüyü... Sağır başlardı  yüksek sesle “Heytey tey hey tey tey..”  diye bağırmaya  tabii bizde  koşarak doğru avlu kapıya. Hoca “Esselamu Aleyküm” dediğinde bazen ayakkabılarımızı bile alamadan kaçışırdık. Mahallenin karanlık sokaklarına. Daha geri dönmek ne mümkün. Çünkü bunun ardından genellikle büyük sopa gelirdi hemde ne sopa. Acaba şimdinin çocuklar yapar mı böyle şaka.

Ramazan'da çocuk olmak bayram sabahı bayramlıklarını giyip büyüklerin ellerini öpmek, şeker ve harçlık toplamak, arada birde topladıkları harçlığı sayıp para ve şeker çokluğuyla yandaki çocuklara hava atmaktır.

Çocuklar olmadan, bunlar yaşanmadan çıkmaz ki ramazanların tadı…

Sürçü lisan ettiysek affola, Çoluğumuzla çocuğumuzla nice mutlu ramazanlara...

“Neyleyim dünyanın dolu malını
Hesabını görmeye fermanım mı var

Bu mülkün hesabın bizden sorarlar
Onun için elin çekmiş veliler
Haramı var diye korku verirler
Benim ipek yüklü kervanım mı var.”

   Metin KILIÇ Eğitimci Yazar
 
 Tokattan.net
  metinkilic56@hotmail.com


Yazarın Diğer Yazıları
İBÜK  21.09.2019
Başçiftlik'te Kayak ve Kış Turizmi  20.01.2018
Gurbet Kuşları  30.11.2016  

Video | Niksar

Hiç yorum yok

Tokat'ımızın tarihi başkenti Niksar'ı, TRT'de yayınlanan "Yoldan Çık" belgeseli görüntülerini Mazlum KİPER'in seslendirmesiyle bir kez daha tanıyalım...

İyi Seyirler...


Teşekkürler;
Görüntüler; TRT | Yoldan Çık
Seslendirme; Mazlum KİPER

İbrahim BEYAZIT | Fatih’in Hocası Tokatlı Molla Hüsrev

Hiç yorum yok
Tokattan.net | İbrahim BEYAZIT | Fatih’in Hocası Tokatlı Molla Hüsrev
T
okat’ın sahip olduğu değerli şahsiyetleri anlatmadan önce eşsiz güzelliklere sahip, coğrafyadan bahsetmeden olmazdı. Söz konusu Tokat olunca, herkesin överek anlattığı renklerin, dostluğun, hoşgörünün bilgeliğin şehri desek eksik bile söylemiş oluruz aslında. Almus Barajı’ndan doğan yeşilliğin tüm tonlarını Pazar, Turhal, Niksar, Erbaa, Zile, Başçiftlik ve Reşadiye ilçelerinde de görebilirsiniz. Her gelenin havasına suyuna doğasına hayran kaldığı bu şehir ilim ve irfan yurdu olarak da bilinir.

Tokat’ı sadece görerek değil zihinlerde de konuk ederek yaşamak lazım. Baştan başa nazlı nazlı akan ırmaklar, efsunlu renkler insanı zinde tutarken, huzur bulmamızı da sağlar. Tokat demek, hoşgörünün hakim olduğu, huzur ve güvenin toprakları demektir. Tokat, büyük Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli’nin hayır duasına mazhar olmuş kadim şehirdir. Alimler Konağı, Fazıllar Yurdu ve Şairler Yatağıdır.

Osmanlı’ya 6 tane Şeyhu-l İslam yetiştiren Tokat, gönülden dualara mazhar olmayı başaran ender şehirlerdendir. Osmanlı’nın en üst makamlarına devlet adamı yetiştiren bu topraklar her zaman övgüye ve hoş görüye layık olmuştur. Altı asırlık İslam coğrafyasında yerini en mümtaz şekilde muhafaza eden Tokat, ünü en ücra köşelere kadar duyulan Molla Hüsrev’i de bağrından yetiştirerek İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet’e hoca olarak yetiştirmiştir.

Molla Hüsrev Efendi
Çağ kapatıp çağ açan, imparatorluk yıkıp Osmanlı’yı dünya hakimi yapan Fatih Sultan Mehmet Han’ın Zamanın Ebu Hanife’si olarak gördü Molla Hüsrev Tokatlı idi. Mehmet Han’a azimkar olmayı, idealist olmayı ve cesaretinden ödün verilmeyeceğini öğreten mümtaz alimler vardı. Bu din alimlerinden biri de Molla Hüsrev’di. Türkmen kabilesi mensubu olan Molla Hüsrev, Tokat sınırları içinde bulunan Kargı Köyü’nde dünyaya gelmiştir. Asıl adı Muhammed Feramuz’dur. Bazı kaynaklarda doğum tarihi (?-1480) olarak yazılsa da kesin olarak doğum tarihi bilinmemektedir.

Yüksek tahsilini tamamlamak için Edirne’ye gelen Molla Hüsrev, genç yaşta Haydar Herev’iden aldığı derslerle müderris olmayı başarmıştır. 2.Murad döneminde ilmi ve irfanından bahsettiren Hüsrev Efendi, İstanbul’u fetih ederek peygamberimizin duasına mazhar olan büyük komutan Fatih Sultan Mehmet’in de akıl hocalığını yapmıştır.

Sırasıyla Edirne Kadılığına gelen Molla Hüsrev Efendi, İstanbul’un fethinden sonra İstanbul kadısı olarak görev yapmıştır. Sultan Fatih’in Manisa’da aldığı şehzadelik eğitiminde büyük rol oynayan Molla Hüsrev, Dönemin Ebu Hanife’si olarak bilinmiştir.

Osmanlı ilim ve irfana önem veren bir imparatorluktu. Uzun yıllar hizmet hayatında çok sayıda alimin yetişmesini sağlayan Hüsrev Efendi, çok sayıda da eser kaleme almıştır.

Asrın İmamı olarak görülen Molla Hüsrev, Fatih Sultan Mehmet’i şehzadeliğinden beri yalnız bırakmamış İstanbul’da kadılık yaptığı sürece adalet ve liyakatten ödün vermemiştir.

Temizliğe büyük önem veren Hüsrev Efendi, eli açık bolca bağış yapan hayırsever mütefekkir, din alimiydi. Cuma namazlarını Ayasofya’da kılar ve kıldırırdı. Talebeleri ve halk arasında itibarı büyük olan Hüsrev Efendi, sözünü tutan, ilmiyle amel etmiş, mütevazi bir hayat süren bir din bilginiydi.

Osmanlı hukuk tarihinin önemli şahsiyetlerinden olan Molla Hüsrev'in şiir, hat sanatı, dil, edebiyat alanlarında eserleri bulunmaktadır. Fatih Sultan Mehmet’in yetişmesinde büyük emek ve gayret gösteren bu zat, Sahn-ı Seman Medreselerinin programını hazırlayanlar arasında çalışmalar yapmıştır.

Bir rivayete göre Sultan Fatih bir toplantı esnasında, sultanın kendisini sol tarafına, Molla Gürani’yi de sağ tarafına oturmasına kırılan Molla Hüsrev bu olay sonrasında Bursa’ya yerleşir. İlmi çalışmalarına Bursa’da devam edem Hüsrev Efendi 1480 yılında hayatını kaybeder. Bursa’da mezar taşında; ‘’Menba-ı İlmühüner, Varis-i ulume Hayr-il beşe, Fazlı mürşidi eser Sahibüd-Dürer vel Gurer Mevlana Muhammed Hüsrev’’ kitabesi yazar.

Eserleri;
Dürer-ül Hükkam fi Şerh-i Gurer-il Ahkam
Şerh-ul Miftah
Şerhut-Telvih
Şerhu Usül-ül Pezdevi

   İbrahim BEYAZIT  Araştırmacı Yazar
 
 Tokattan.net
  ibrahimbeyazit60@gmail.com


Yazarın Diğer Yazıları

Video | Gazi Osman Paşa Anısına

Hiç yorum yok

Siyasi tarihimizin en önemli askeri dehalarından Tokat'ımızın medarı iftiharı Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa'nın vefatının sene-i devriyesinde Plevne Marşı ile Tokat görüntülerini harmanladık.

İyi Seyirler...


Teşekkürler;
Görüntüler; Tokat Valiliği
Müzik; Plevne Marşı Remix

Video | Cem YILMAZ Hey Onbeşli

Hiç yorum yok

 Russell CROWE, Yılmaz ERDOĞAN ve Cem YILMAZ'ın Son Umut (The Water Diviner) filmi tanıtımı için 2014 yılında Acun ILICALI moderatörlüğünde TV8 ekranlarında bir araya geldiği yayında Cem YILMAZ'ın seslendirdiği "Hey Onbeşli" türküsü ile Tokat görüntülerini harmanladık.

İyi Seyirler...


Teşekkürler;
Görüntüler; Acun Medya, Harman Yayıncılık

TOSİAD İstanbul'da Süleyman KAYA Dönemi

Hiç yorum yok
Tokattan.net | TOSİAD İstanbul'da Süleyman KAYA Dönemi
İ
stanbul'da yaşayan Tokatlı Sanayici, İş İnsanı, Bürokrat ve Yöneticileri bir araya getirmek amacıyla 2003 yılında kurulan ve bünyesinde Özdilek, Aslı Börek ve Dimes gibi Tokat'ın dünyaya açılan markalarının yanı sıra bir çok bürokrat ve yöneticinin de yer aldığı, Tokatlıların gurbetteki en büyük sivil toplum kuruluşlarından biri olan "Tokatlı Sanayici, Yönetici ve İş İnsanları Derneği"'nin 6. Olağan Genel Kurulu, 27 Mart'ta İstanbul'da gerçekleştirildi. Tek aday ve tek listenin yer aldığı kongrede yapılan seçimde, başkanlığa iş İnsanı ve Avukat Süleyman KAYA seçildi.

Tokatlı Sanayici, Yönetici ve İş İnsanları Derneği (TOSİAD), 2004 yılında Tokat Milletvekilliği yapan Hüseyin GÜLSÜN tarafından başlatılan çalışmayla kuruldu. Hüseyin GÜLSÜN’ün kurucu Başkanlığının ardından işadamı Mahmut KÜÇÜKDOĞAN kısa süreliğine başkanlık yapmıştı. 2006 yılında yapılan kongrede derneğin Başkanlığına Abdurrahman BAŞKAN seçilmişti. Abdurrahman BAŞKAN ardından 2014 yılında Dernek başkanlığını İşadamı Mustafa ACAR devraldı. 2018 yılında yapılan 5. olağan genel kurulda iş insanı Semra Saniye MERT, oybirliği ile seçilerek başkan olmuştu.

Kısa adı "TOSİAD İstanbul" olan Tokatlı Sanayici, Yönetici ve İş İnsanları Derneği'nin 6. Olağan Genel Kurulu, 27 Mart 2017 Cumartesi günü saat 10:30'da İstanbul Ataşehir'de bulunan Kaşıbeyaz Restaurant'ta gerçekleştirildi. 

Kongre Başkanlık Divanı seçimi, Saygı duruşu, Yönetim Kurulu faaliyet raporu ile Denetim Kurulu faaliyet raporunun okunması ve müzakeresi, Yönetim Kurulu ve Denetim Kurulu’nun ayrı ayrı ibrası ve Tahmini bütçenin görüşülerek onaylanması sonrası olağan genel kurulda seçime geçildi.

Tek liste ve adayın olduğu olağan genel kurulda oy birliği ile başkanlığa Süleyman KAYA seçildi.  Süleyman KAYA, kongre sonrası genel kurul üyelerine bir teşekkür konuşması yaptı. Konuşmasında ülkemizin içinde bulunduğu pandemiye bağlı ekonomik buhran olduğunu belirten Başkan KAYA, iş insanlarımızın bu zor günlerinde, TOSİAD olarak stratejik destek ve proje hazırlamada katkı sunacaklarını söyledi. TOSİAD’ın kuruluşundan bugüne kadar görev yapmış başkanlara, yönetim ve üyelerine de teşekkür eden Başkan KAYA,  konuşmasında şu ifadelere yer verdi;
Hep birlikte başaracağız. Ne başarılarımız nede başarısızlıklarımız bir kişinin üzerinde olmayacak. TOSİAD’ın adına ve misyonuna yakışır bir şekilde, bir olacağız, iri olacağız, diri olacağız, hep birlikte Tokat olacağız. Yönetim kadememizin yanı sıra bünyemizde temalı çalışma grupları oluşturacağız. Biz burada, iş insanlarımıza hizmet üreteceğiz. Özellikle, Tokat’tan ne alırız değil, Tokat’a ne yapabiliriz anlayışında olacağız. Çok kıymetli Tokatlı işadamlarımız la bir araya gelerek, ortak akılla bir konsarsiyum oluşturup, iş ve istihdama yönelik bir üretim merkezini hayata geçirebiliriz. Kısaca, üretmek için var olacağız tüketmek için değil. İnsan odaklı ve her şey Tokat için anlayışıyla hareket edeceğiz. Öteleyen ve ötekileştiren değil, birleştiren ve kucaklayan bir anlayış içerisindeyiz. Yol haritamızın temelinde birlik beraberlik vardır. Gönlümüzde açık, kapımızda açık.
 Hasan AÇIKEL  Tokattan.net
    Salih TANRIVERDİ      Kanal101.com

Fessiz Kız

1 yorum
Tokattan.net | Fessiz Kız
Y
ıl 1913 Osmanlı vilayeti olan Yemen yine isyanlarla çalkalanır. Seferberlik ilan edilir, gidenlerin dönmediği Yemen için. Anadolu çocukları yola çıkmaya hazırdır ve vedalaşırlar sevdikleriyle. Başçiftlik'ten Mehmet cebinden çıkardığı küçük bir mendili nişanlısı Emine’ye uzatıp; "Al, bu mendil benden sana hediye ve emanetimdir. Eğer sağ salim dönersem bana iade edersin. Yok, eğer dönmeyecek olursam, bu emanetimi kefeninle beraber ahirete getir orada ver bana." der, koyulur yollara... Başçiftlik'in Fessiz Kızı; Emine AÇIKEL'in bilinmeyen hikayesini Eğitimci Yazar Nihat AYMAK'ın kalemi aldı.

Eğitimci Yazar Nihat AYMAK, 2006 yılında yayın hayatına başlayan ve Tokat'ın Kültür, Sanat ve Edebiyat dünyasına yön veren sayılı dergilerinden biri olan Kümbet'in 36. sayısında "Fessiz Kız" başlığıyla bir hikaye kaleme aldı. 

Nihat AYMAK, 1913 yılında Tokat Başçiftlik'ten Yemen'e savaşa giden ve bir daha dönmeyen Mehmet ile geride bıraktığı nişanlısı Emine'in vefatına kadar süren bekleyişinin hikayesini okuyucusuna şöyle aktarıyor;
Yıl 1329, yeni takvime göre 1913 Tokat ili Reşadiye ilçesinin en uzak ve en büyük köylerinden Başçiftlik yine bir azaplık zamanını yaşamaktadır. Mayıs sonu gibi göçülüp, Ağustos sonu gibi gelinir yayladan. Yaylaya göçerken ayrı bir heyecan yaşar insanlar. Bir bayram, bir düğün coşkusu içinde genç kızlar ve taze gelinler en güzel kıyafetleri ve başlarındaki fesleri ile göz doldururlar. Kadınlar genelde yaylada, erkekler köyde olurlar üç ay kadar. Ekin harman işleri, nadasa bırakılan tarlaların herk edilmesi bu aylara denk gelir. Erkekler azap gibi çalışarak bu işleri yaptıkları için yayla zamanına azaplık zamanı denile gelmiştir. Üç yüz hanelik köy kuşluk vaktinden sonra öyle tenhalaşır ki; mahalle aralarında, çeşme başlarında kimsecikler görünmez....

Dere mahalleden Cinömerlerin Hasan’ın oğlu Mehmet nihayet nişanlanır çocukluğundan beri sevdiği yavuklusu Tekkeşinlerin Mehmet’in kızı Emine’ye. Emine yeni yetme gencecik toy gibi bir kız. Selvi boyu, elma gibi yanakları, hilal gibi kaşları, uzun siyah kirpikleriyle görenlere “Maşallah” dedirtmektedir. Alnına gelen ön tarafında beş tane küçük çil çil altınların sıralandığı fesi, uzun siyah saçlarıyla dört sağ tarafa, dört sol tarafa yaptığı örgülerde güzelliğine güzellik katar. Emine yayla yollarında, koyun sağmalarda sevincinden türküler söyler, Mehmet ise tarlalarda ekin biçerken, kara sabanla herk ederken esen rüzgârlarla sevda manileri gönderir nişanlısı Emine’ye.

Mehmet sarı öküzleri önüne katmış, Çaldibi’nden, Düldülizi’nden aşıp selim çalına herk etmeye gitmektedir. Ayağındaki çarığın altıda delinmeye başlamış iyiden iyi. Emine’sine nişan takmış ki umurunda mı çarığın deliği. Dünya dümdüz bu günler onun için... Elindeki öğendireyle öküzleri “ha oğlum ha” diyerek mudullarken gönlünde Emine’si vardır Mehmet’in. Emine’de yaylada somun tepesinin dibindeki sürünün içinde koyun sağarken Mehmet’ini düşünür hep. Hele yaylaya giderken Kızılyar’ın düze çıkıp ta köye doğru bakınca kızların dilinden düşürmediği şu türküyü de söylemeden edemez.

Mavilim herk ediyor
Hergini terk ediyor, mavilim.
Hergin başını yesin
Yârin elden gidiyor, mavilim.


Yıl 1913. Birinci Dünya savaşının başlamasına sadece bir yıl kalmıştı. 1536 dan beri Osmanlı vilayeti olan Yemen yine isyanlarla çalkalanıyordu. Yemen’de isyan çıktı mı gidip isyanı bastıracak Anadolu çocuklarının ölüm yolculuğuna ağıtlar yakılmaya başlanırdı. Yemen’e o zamanlar Osmanlı toprağı olan Suriye’den, Hicaz’dan asker göndermek pek makbul değildi. Zira bu askerler savaş sırasında silahlarını bırakıp isyancılara katılırdı. Bu yüzden isyanı ancak Anadolu çocukları bastırabilirdi. Karadeniz ve İç Anadolu’da büyük seferberlik ilan edilmiş, orduya katılacak genç Anadolu çocukları kışlaların önüne dizilmeye başlamışlardı.

Reşadiye Hükümet Konağından çıkan jandarmalar köy yollarını tutarlar yürüyerek. Girdikleri her köyü bir hüzün, bir kara yas basar ne var ki! Çeşme başlarında, fırın önlerinde, tarla yollarında kadınlar kızlar birbirlerine söylenip durmaktadırlar jandarmaların getirdiği Yemen’e seferberlik ilan edildiği haberini. Kulaktan kulağa yayılan bu haber ateş gibi düşer sinelere. Yemen uzak diyarlarda, nice canların bir nefeste tüketildiği yer olarak yürekleri ürkütür, zihinleri dondurur. Gidenlerin dönmediği, dönenlerin yaşamadığı yer olarak Osmanlı topraklarında nam salmıştır.

Dillerde dolaşan, yürekleri burkan acı, hüzün ve dramdır Yemen. Bir imparatorluğun yükselişini de, duraklamasını da, çöküşünü de görmüştür. Yemen toprakları 400 yıl boyunca isyan, acı, sıcak ve ölümden başka bir hatıra bırakmamıştır akıllarda. En çok Yemen için gözyaşı dökülmüş, en çok Yemen için şehit verilmiştir. Belki de bu yüzden en çok Yemen için türkü yakılmıştır imparatorluğun dört bir yanında.

Yemen’e gidenlerin dönmediklerini bilenler, o acıları yaşayanlar, o hüzünlü hatıraları dinleyenler bu gün yeni bir figanla karşı karşıya kalmışlardır. Cami’nin önüne toplananların namaz vaktine kadar konuştukları Yemen için ilan edilen seferberlik olur. Cuma namazı öncesi hocanın vaizi de, hutbenin konusu da hep seferberlik ve şehitlik üzerinedir. Sadece gidenler değil, asıl kalanlar yaşayacaklar Yemen’in acısını. Yemen’e kimlerin gideceği belli olur Başçiftlik’te. Beş kişiden biri de Cinömerlerin Hasan’ın oğlu Mehmet’tir, Emine’nin nişanlısı. Yıllardır çektikleri gizli sevda duyulup, çıktı ortaya. Söz kesildi, nişan yapıldı. Helallisi oldu sevdiği kız Mehmet'e. Ne var ki Yemen girdi şimdi de aralarına. Düğün hazırlığı, harp hazırlığına çevrildi birden bire. Erkekler gamlı, kadınlar bağrı yaralı, gözleri yaşlı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyor koca köyde. Şimdilik gidecek beş yiğit ama herkes birbirine akraba Başçiftlik’te. Beş değil, üç yüz haneden çıkıyor bu neferler. Kiminin emmisi, kiminin dayısı, kiminin halasının oğlu, kiminin yavuklusu, kiminin eniştesi. Kuşlar bile eskisi gibi nazlı nazlı değil, hüzünle uçar gibi Yemen haberinden sonra. Yemen’e gidecek delikanlılar şu türküyü söyleyip dururlar dertli dertli.

Fırın üstünde kürek.
Yine yandı bu yürek.
Her dertlere dayandın,
Buna da katlan yürek.

Aya bak yıldıza bak.
Suya giden kıza bak.
Kız Allah’ı seversen,
Dön de bi yol bize bak.


Yayladan göçüldü, ekin harman işleri bitti ya; neşe yok köyün içinde. Harpten başını alamadı yüzyıllardır Osmanlı. Yemen haberinin gönülleri yaktığı gibi düşen ilk kırağı da yaktı Başçiftlik’in yeşil örtüsünü. Doğan güneş hafiften kırdı sabahın ayazını. Kuşluk vakti caminin önü hiç görmediği bir kalabalığı şahit oldu. Yaşlısı genci, kadını erkeği, çoluğu çocuğu dolmuş her bir yana, iğne atsan yere düşmeyecek sanki. Hasan hoca öyle bir duaya başladı ki, gözlerinden siyem siyem akan yaşlar siyah sakalından süzülüp bağrını ıslatıyor... Uğurlamaya gelenlerin hepsi hüngür hüngür ağlamaktaydı. Çünkü herkes biliyordu ki, Moskof harbine gidenler döndüğü halde Yemen’e gidenler dönmeyecekti. Bundan dolayı bu yiğit delikanlılara kurban gözüyle bakılmaktaydı.

Çığlıklar, ağıtlar ve gözyaşları birbirine karışarak düştüler yola. İçlerinde evli olan da vardı, nişanlı olan da, yavuklusu olan da. Merabaşı’nda, çayırların kenarındaki çalıların altında bekliyordu eşini, nişanlısını, yavuklusunu Yemen’e gönderecekler son bir veda için... Kınalı delikanlılar yaklaşınca Emine ve arkadaşları dayanamayıp öyle canhıraş bir feryada başladılar ki yürekler dayanmaz. Sevdiklerine son kez öyle bir sarıldılar ki, gözyaşları delikanlıların göğüslerini su dökülmüşçesine ıslattı. Her biri birkaç adım ötede son sözlerini, son arzularını ilettiler birbirlerine. Helallik aldılar birbirlerinden. Emine nişanlısı Mehmet’in gözlerinin içine öyle bir baktı ki; sanki bu bakışın son bakış olacağı her ikisine de malum olmuş gibiydi. Mehmet cebinden çıkardığı küçük bir mendili nişanlısı Emine’ye uzatıp; "Al, bu mendil benden sana hediye ve emanetimdir. Eğer sağ salim dönersem bana iade edersin. Yok, eğer dönmeyecek olursam, bu emanetimi kefeninle beraber ahirete getir orada ver bana." Emine hıçkırıklarına mani olamıyordu bir türlü. Elindeki mendili yüzlerine, gözlerine sürüp kokladı kokladı. Avucundaki küçücük mendil ıslanıvermişti gözyaşlarıyla. Son kez ellerini tuttu Mehmet. Çözülen eller değil hayallerdi, umutlardı, gelecekti, kurulacak yuvalardı sanki. Kınalı delikanlılar gözlerinden boncuk boncuk yaşlar akarken ağır adımlarla yürüyorlardı bilmedikleri diyarlara doğru. Beş yaralı yürek toprağa diz çökmüş yerleri kazıyorlardı elleriyle feryat ederek. Gözyaşları siyah toprağa dökülüyordu damla damla.

Yürüdüler yüreklerinin yarısını geride bırakmış olarak. Gönülleri gamlı, ciğerleri pare pare yaralı olarak yürüdüler. Çaylaklık’tan geçip Taştekne’ye gelince durdular. Tarlalara gidip gelenlerin, yolcuların, çobanların, sadece insan değil kurtların kuşların bile su içtikleri, büyük bir kayanın içi oyularak yapılan tekneye bakıp içerisine ağaç oluktan şırıl şırıl dökülen suyun sesini dinlediler. “Kim bilir Taştekne’nin suyundan tekrar içmek nasip olacak mı?” diye söylenip, oluğun ucuna ellerini tutarak içtiler kana kana. Yüreklerindeki ateşi değil söndürmek, hafifletmiyordu bile ellerini üşüten su. Kayalıyataktan, Hatipli ile Elmacık’ın arasındaki vadiden Ağköprü’ye ulaştılar. Bereketli’nin yanından, Meğedün’den, Zinav gölünün üstünden, Goğanı ile Bağdatlı’nın arasından geçip Delice deresini aşarak çam ağaçlarıyla kaplı tepenin üstüne çıkınca soluklanalım diye durup oturdular. İkindi güneşinin vurduğu evlerin camları altın sarısı gibi parlıyordu vadinin içinde, sırtını çam ormanına yaslamış Reşadiye’de. Çermik’ten çıkan buharın göğe yükselip kayboluşunu izlediler. Mehmet sessizliği bozup; “Allah’ın kudretinden sual mi olunur? Yerin altında kaynatıp kaynatıp gönderiyor Yüce Mevla. Ne birazcık soğuyor, ne de tükeniyor. Hem de romatizmaya iyi geliyor.” deyince başlarını sallayarak tasdik etti arkadaşları Mehmet’in sözlerini. Kalkıp inmeye başladılar görünen Reşadiye’ye aşağı.

Karakış, zemheri, gücük, mart, abrul, mayıs, kirez, temmuz derken aylar, mevsimler dolanıp durur. Hasret ateş gibi, kor gibi oturur yüreklere. Yemen’den pek sağlıklı haber gelmez, gelse de Başçiftlik’e ulaşana kadar zaman geçer, havadis paslanır. Sabır ve duadan başka yapacak bir şey yoktur. Tarlalar yine herk edilmeyi, ekilmeyi; ekinler biçilmeyi, inekler koyunlar sağılmayı, sütler peynir, çökelek, tereyağı yapılmayı bekler. Hayat acılara, özlemlere, hasretlere, yürekteki yaralara rağmen devam eder, etmek zorundadır.

Birinci dünya savaşı biter ve Osmanlı 1918 yılından itibaren Yemen’den çekilmeye başlar. Anadolu’nun her ilinde, her ilçesinde, her nahiyesinde, bucağında, köyünde bir heyecan vardır. Giden kınalı kuzuları bekleşme başlamıştır.

Emine dilinden eksik etmediği dualarıyla bekler Mehmet’ini. Ne var ki; Yemen nişanlısını geri vermemiştir ona. Ağıtları gözyaşı, gözyaşları sel olur Emine’nin. Dalıp dalıp gider Emine. Ağlaya ağlaya gözyaşları kurur adeta. Kimseyle konuşmaz, konuşamaz lal olmuş gibidir. Evde yalnız kaldığı bir gün, nişanlısı Mehmet’i Yemen’e uğurlarken başından çıkarıp bir daha takınmadığı fesini sandığından alıp koyar önüne. Gönlünden “senin elinin değmeyeceği örgüleri ben ne yapayım” diye geçirerek, elindeki makasla herkesin imrendiği dört sağ, dört sol taraftaki sekiz örgülü, beline yaklaşan uzun siyah saçlarını kulaklarının hizasından kesip fesine diker. Nişanlısı şehit Mehmet’inin giderken verdiği mendili koklar, yüzlerine sürer ve gözlerinden akan yaşlarla ıslatıp kestiği saçlarının dikili olduğu fesi ile birlikte koyar sandığına.

Aylar yıllar, kışlar yazlar geçer ama onun gönlündeki yangı hiç geçmez, hiç hafiflemez. Hayat her şeye rağmen devam etse de, Emine için durmuş, donmuş gibidir. Her kış metrelerce kar yağar Başçiftlik’in üstüne. O beyaz örtü aylarca kalır ama Emine’nin gönlündeki karaları ağartamaz bir türlü. Bahar gelip her taraflar yeşerir, çalıların dibinde mor menekşeler, dağlarda sümbüller, nergisler boy verir ama onun gönlü bir türlü yeşermez. Koyunların kuzulaması, ineklerin sağılması, ekinlerin ekilmesi, patateslerin sökülmesi hep devam edip durur ancak Emine’nin gönlü hep gam dağlarıyla örülüdür. Ne yüreğinin yarası merhem bulur, ne ciğerinin ateşi hafifler. İçten içe yanar ha yanar. Evlenmek, yurda yuvaya, çola çocuğa karışmak onun lügatinde olmayan kelimelerdir. Konuşmaz kolay kolay. Sadece sorarlarsa cevaplar kısaca. Kendini işe verir... Babası, annesi, kardeşleri sadece üzülürler onun için. Onu hoş tutmaktan başka ellerinden bir şey gelmez. Mehmet’ini Yemen’e uğurladığı günden sonra başına hiç fes takmadığı için herkesin dilinde onun adı artık Fessiz Kız’dır. Yıllar sonra adının Emine olduğu bile unutulur sanki. O koca köyün Fessiz Kızıdır.

1934 yılında çıkarılan kanunla Fessiz Kız’gilin ailesi Açıkel, şehit nişanlısı Mehmetgilin ailesi de Koç soyadını alırlar. Fessiz kızın elleri zaten her zaman Mevla’ya duada ve açıktır. Kınalı koçunu yirmi bir yıl önce vatana kurban gönderdiği için Koç olmak, Açıkel olmak onun için pek bir anlam ifade etmez.

1939 yılında Aralık’ın yirmi altısını yirmi yedisine bağlayan gece sabaha karşı her tarafı beşik gibi sallayan büyük zelzele olur. Erzincan’dan başlayan deprem Kelkit vadisindeki Reşadiye, Niksar, Erbaa ve Taşova ile köylerini yıkıp geçirir. Mevsimin kış olması nedeniyle soba ve ocaklardaki ateşler büyük yangınlara sebep olur. Bu depremden Başçiftlik’te zarar görür. Ölenler, yaralananlar, evleri yıkılanlar, evsiz barksız kalanlar olur. Köylü büyük bir dayanışma göstererek hasar gören evleri tamir ederler, yıkılanların yerine yenisini yaparlar. Ancak yüreklerdeki acılara yeni acılar katar büyük zelzele.

Fessiz Kız yirmi altı yıl önce en büyük yürek zelzelesini yaşadığı için, evlerin samanlıkların yıkılması onun gönlündeki yıkıntının yanında çok hafif kalmaktadır. Fessiz Kız’ın babası ve annesi rahmetli olunca ağbisi Mustafa’nın yanında kalmaya başlar. Yengesi evlerinin yanındaki mahalle fırınını yakıp, komşuların ekmeklerini pişirme işini üstlendiğinden tarla, bostan işlerinin yanında yeğenleri Akif, Çeşminaz, Ali ve Güllünaz’a adeta annelik yapar. Beşiklerini sallar, gözyaşları içinde söylediği ağıtlar ninni olur. Yayla yolları, ekin tarlaları onun ağlama mekânlarıdır. Yalnız kaldığı, Rabbiyle baş başa kaldığı, Mehmet’ine mesajlarını gönderdiği zamanlardır ıssız yollar, tenha tarlalar. Evlerinin önündeki mahalle fırınının kenarında oturur boş kaldığı zamanlar sessizce. Fırının duvarında, ortasında at izi görünümlü bir oyuk bulunan taşa diker gözlerini. Kimse anlayamaz onun ruh halini. O taş Çaldibinden At yoluna giderken Düldülizi adı verilen mevkiden getirilip fırının duvarına yerleştirilmiştir. Hazret-i Ali Efendimizin atı olan Düldül’ün buradan geçerken basarak iz bıraktığı taş olduğuna inanılır. Fessiz Kız kendi halinde o taşa, o taştaki düldülizine bakarak “Allah’ım, bu dünyada kavuşamadık, Zülfikâr’ıyla nice din düşmanlarını biçen Hazret-i Ali Efendimiz hürmetine, onu seferden sefere taşıyan düldülünün şu ayak izi hürmetine emanetini bir an evvel al da beni Mehmet’ime kavuştur. Emanet olarak bıraktığı mendilini bu dünyada geri veremedim, ahrette vermeyi nasip eyle” diye geçirir içinden. Mahalle fırınının yanındaki evliya kabri olarak bilinen mezara yaslanıp el açar, dua eder her gün.

Aylar mevsimleri, mevsimler yılları kovalarken zaman akıp gider. Emine hem Fessiz Kız’dır, hem de sessiz kızdır. Onun tek arzusu bir an önce Rabbine ve Mehmet’ine kavuşmaktır. 1952 yılında Başçiftlik’in Reşadiye’den ayrılıp Niksar’a bağlanması, 1968 yılında belediyelik olması onun ne beynindeki, ne de gönlündeki gündemini hiç meşgul etmez.

Ağbisi Mustafa rahmetli olunca ninnilerle büyüttüğü yeğeni Akif’in, daha sonra da Ali’nin yanında kalmaya başlar. O hem ailenin, hem mahallenin, hem köyün saygı duyduğu, hiç kimseyi incitmemiş, elleri öpülesi mübarek bir insandır. Yaşı altmışı geçtikten sonra nurani çehresiyle dikkatleri çekip, görenlere Allah’ı ve ahreti hatırlatmaktadır.... Genç kızlığından beri kahrından başka bir şeyine rastlayamadığı, neşelenemediği, gülemediği, içinde bulunmaktan mutluluk duymadığı bu dünyayı, evleri, yolları, tarlaları, çayırları, koyunları, kuzuları, bebekleri, çocukları ve hiç bir şeyi ve hiç kimseyi dünya gözüyle göremez olmuştur. “Yoluna bakmaktan bakar kör oldum” diye yaktığı ağıtlar artık gerçeğe dönüşmüş, yetmiş bir yıldır gören gözler artık hiç görmez olmuştur.

Kırk gündür konuşmaktan, yemekten ve içmekten kesilen Fessiz Kız, aile fertlerinin yalnız bırakmadığı yatağının içinde, onların çaresiz bakışları, duaları, Fatihaları, Yasinleri, arasında Rabbine can emanetini teslim edeceği dakikayı beklemektedir. Nihayet akranlarından birinin hatırına gelir, onun on yıllar önce söylediği sözler. “Nişanlısının giderken emanet ettiği bir mendil olmalı onu bulun getirin hemen” der. Sandığını açıp bulurlar Mehmet’in köyden çıkıp seferberliğe Yemen’e giderken son vedalaşmalarında verdiği o küçük mendili. Tarif edilemeyen bir kokuya bürünmüş o küçücük mendil, Fessiz Kız'ın küçülmüş, sararmış ve nurlanmış yüzüne besmele ile örtülür. Az sonra sık sık pamukla ıslatılan dudaklarının kıpırdadığı fark edilip “acaba bir şey mi söyleyecek” diye beklenirken kısılmış sesiyle kelime-i şehadet getirdiği anlaşılır. Yüzüne örtülen emanetle ruhunu Mevla’sına teslim edip, yetmiş üç yıllık fani hayatını sonlandırarak ahiret hayatına ve Mehmet’ine doğru yürür. Şehit nişanlısının arzusu ve kendi vasiyetine uyularak, yıkandıktan sonra göğsünün üzerine hediye mendil konulduktan sonra beyaz kefene sarılır.

Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun.
"Fessiz Kız" hikayesinin geniş halini Kümbet Dergisinin 36. sayısından okuyabilirsiniz.

 Hasan AÇIKEL  Tokattan.net
 Facebook/TOFSAD
 Kümbet Dergisi

Evliya Çelebi'nin Gözüyle Şehr-i Tokat

Hiç yorum yok
Tokattan.net | Evliya Çelebi'nin Gözüyle Şehr-i Tokat
E
vliya Çelebi17. yüzyılda, yedi iklim, 18 padişahlık dönemi gezen, 71 yılı aşkın ömrünün 51 yılını seyahatlerde geçiren, bir diyardan bir başka diyara uzanan yollarda, farklı şehirlerde, farklı ülkelerde geçirmiş ve gördüklerini "Seyahatnâme" adlı eserinde toplamış, dünyaca ünlü bir seyyahtır. Ünlü gezgin seyahatleri sırasında Tokat ve çevresine de uğramış ve "Evvelâ Mısır ve Bağdad'dan başka Şam, Haleb, Aymtab, Diyarbakır, Tire, Manisa ve İzmir’dir. Sekizinci büyük şehir bu Tokat şehridir. Allah imar etsin." ifadeleriyle övgülerini dile getirmiştr...

Evliya Çelebi, 17. yüzyılda, Osmanlı topraklarını 40 yıldan uzun süren gezmiş ve gördüklerini Seyahatnâme adlı eserinde toplamış, dünyaca ünlü gezginlerden biridir. Evliya Çelebi seyahatleri sırasında Tokat ve çevresine de uğramış ve gördüklerini Seyahatname adlı eserinde okuyucusuna aktarmıştır. Evliya Çelebi, Seyahatnamesi adlı eserinde 17. yüzyılda Tokat ve çevresine dair gördüklerini okuyucusuna şöyle aktarıyor;
Evvelâ bu hoş-havalı şehrin dört tarafında olan bahçeleri, bostanları ve gülistan bağları içinde akan suları var ki her bir tatlı sulu ırmağın kıyısında direkli İrem Bağları gibi Rıdvan Cenneti bahçelerinde bülbüllerin figanları ve hoş sesli ötüşleri insanın ruhuna safa verir. Bütün meyveleri öyle ter ü taze ve suludur ki diğer beldelere türlü türlü meyvelerinden hediye götürürler. Henüz letâfeti ve tatlılığı bâki olup birkaç günde lezzeti değişmeyip yine taze ve tatlı kalır. 

 Ve her bağları birer çeşit köşk, havuz ve fıskiyeler ile süslenmiş ve türlü türlü ağaçlar ile bezenmiş olup bütün halkı zevk ve şevk ehli, garip insanları seven kimselerdir, kin ve hileden uzak, her şeyden temizlenmiş, derya gönüllü, cömert, yumuşak huylu ve sakin adamlardır. Herkes hakkımda iyi düşünüp genellikle bezirgân olduklarından herkes ile iyi geçinirler. Ve hayır işlemeyi ve imaret yapmayı severler. Her cami, saray ve imaretleri o kadar sağlam ve güzel yaptırırlar ki minnetsiz hanelerine ve hoş camilerine insan girse hayran olur. 

Bu şehrin yapılarında olan güzellik ve zariflik meğer Haleb şehrinde ola. Üstad mühendisler, var güçlerini harcayıp bu şehir yapılarını Amasya şehri yapılarından sanatlı olmak üzere tasarruflar, mukarnas, medine ve gilvîler etmişler ki bukalemun renkli dönen dünyada böyle işçiliği bir geçmiş mimar etmemiştir, zira bu şehir halkı gayetle varlıklı kimseler olduğundan hayrata çalışıp var güçlerini harcayarak Allah yolunda imaret ederler. O yüzden bu şehir günden güne büyük şehir olmadadır. Hatta kara ve deniz gezginleri içinde bu yeryüzü yedi iklim sayıldığında, bu Tokat şehri yedi beldedendir. 

Evvelâ Mısır ve Bağdad'dan başka Şam, Haleb, Aymtab, Diyarbakır, Tire, Manisa ve İzmir’dir. Sekizinci büyük şehir bu Tokat şehridir. Allah imar etsin. 

Bu şehrin zemini bir geniş bir ova ve verimli bir arazidir, asla dengi benzeri yoktur. Toprağı mamur ve her zaman halkı sevinçli, her tarafta mabedhaneleri güzel, amber kokulu pâk toprağı beğenilir, halkının ay ve yıl, gece ve gündüz nimetleri bol, her tarafta tatlı suları akar bir şenlikli şehirdir. Hâlâ Horasan Sultam Hacı Bektaş Velî duası bereketiyle bu eski şehir âlimlerin toplandığı yer, fâzılların kaynağı ve şairlerin meskenidir.

Bilginleri çoklukla felsefi ilimlerle ilgilenmezler. Ancak hadis ilmi, fıkıh ilmi ve feraiz ilmi görürler. Hepsi Numan ibn Sâbit (Hanefî) mezhebinde sâbit-kademlerdir. Tamamı pâk inançlı, mü'min, muvahhid, vera sahibi ve takva ehli kimselerdir.

Zengininin yoksulunun nimetleri gelene gidene açıktır. En aşağı derece kimseleri ve eğlenceye düşkün, hafif sayılan kimseleri bile kanaat sahibi olup yemeğini yalnız yemezlerdir, zira Allah'ın emriyle halkı "Yâ Ganî" ismine mazhar olduklarından o sıfat ile sıfatlandılar.

 Hasan AÇIKEL  Tokattan.net
 Tokattan.net
 Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Seyit Ali KAHRAMAN

Abum Abum Türküsünün Bilinmeyen Öyküsü

Hiç yorum yok
Tokattan.net | Abum Abum Türküsünün Bilinmeyen Öyküsü
T
ürküler içinde bulunduğu coğrafyayı, kültürel değerlerini, inançlarını ve değer yargılarını en iyi yansıtan söz, ritim ve musiki ile ruhlara işleyen eşsiz nağmelerdir. Aslında her türkü özünde, yaşanmış bir hikaye barındırır. Resmi kayıtlarda Ordu Aybastı türküsü, melodisi çok kıvrak bir oyun havası, aslı trajik bir sevda ağıdı olan "Abum Abum" türküsünün düğünlerden TRT Repertuvarına uzanan hikayesini araştırdık.

Yıl 1964, naylon çorabın yeni çıktığı, yer yataklarının yerini ağır ağır yaylı yataklara bıraktığı yıllardır. Evlenecek kızlar için "lüks'" olan naylon çorap giymek, karyolada yatmak; hevesi, öğretmenle evlenince giderilmektedir. Çünkü o yıllarda öğretmenlik mesleği şimdikinden çok daha popülerdir. Herkesin hayalini süsler öğretmenlik veya bir öğretmen ile evlenmek. 

Şimdilerde Başçiftlik ilçesine bağlı bir kasaba, Eskiden Reşadiye'ye bağlı köy olan Hatipli'de orta boylu, kumral saçlı ve siyah gözlü olarak tasvir edilen güzel bir kız yaşamaktadır.  Bu kız da daha küçük yaşlarda öğretmene varma (evlenme) hevesiyle yetiştirilmiştir. Annesi, kızını; "A benim öğretmene layık kızım, seni öğretmene vereceğim..." gibi sözlerle yönlendirmektedir. Ancak, kız büyüyüp gelinlik çağına gelince köyün zenginlerinden birinin çobanlık yapan oğluyla nişanlanır. Malum o zamanlar çok koyunu olmak zenginlik göstergesidir. 

Aynı zamanda köyde öğretmen okulunu bitiren bir genç de bulunmaktadır. Kız, bu gence sevdalıdır. Bu sevda yüzünden nişanlısından ayrılır. Fakat, bu kez de öğretmenin babası, oğlunu köy kızıyla evlendirmek istemez; çünkü, oğlunu şehir kızıyla evlendireceğine yemin etmiştir.

İlk kısmeti çoban olan genç kız, ailesi tarafından aynı köyden on bin lira başlıkla bir çobanla evlendirilmek istenir. Kızın, öğretmene olan sevdasının yanında, öğretmen hanımı olmak, karyolada yatmak, naylon çorap giymek hayalleri de yok olmuştur. Düğün hazırlıkları başlar. Düğün günü gelir çatar. Kız başı yıkanır. Adet gereğince başı yıkanan kız, köyün çevresinde gezdirilir. Bu gezi sırasında gelinin mani söylemesi gerekir. Kız, öğretmene sevdalı olduğu için mani yerine sevdasını şu ağıtla dile getirmeye başlar;

Öğretmene varamadım
Naylon çorap giyemedim
Karyolada yatamadım
Abum abum gız abum... 


Kız, hem ağlar hem de söyler... Bu hüzünlü ağlayışından çok etkilenen Reşadiye'nin Büşürüm Beldesi'nden Zurna sanatçısı Çakır Usta namıyla bilenen Kamil KAYA, oğlu Ali KAYA ile birlikte oradaki ağlama ağıtlarını derleyerek  "Abum Abum"  türküsünü yakar. 

Tokat'ta bazı yerleşim yerlerinde "abu" sözcüğü her ne kadar abla için kullanılsa da Hatipli ve çevresinde bu sözcük anne içinde kullanılır.

Düğünlerden TRT Repertuvarına
Türkü, zamanla Çakır Usta aracılığıyla Tokat ve ortak kültür yapısına sahip Ordu civarında söylenmeye başlanır. Türkü ve hikayesiyle ile ilgili görüştüğümüz Facebook'ta “Çakır Usta ve Oğulları Sayfası” adlı grubu kuran Çakır Usta’nın torunu Kemal KAYA şu açıklamalarda bulundu; 
Bu türküde aslında Ali (KAYA) amcamın emeği daha çoktur. Dedemle beraber derlemişler. Bizimkiler, o köyde (Hatipli) pek çalmazlardı bu türküyü. Saygıdan olsa gerek...
Düğünlerde söylenen türkü, Aybastı ilçesinden fındık toplamaya Ordu merkeze gelen Ramadan ÇETİN adlı tarım işçisi vasıtasıyla Ordulu TRT Sanatçısı Tuğrul ŞAN'a kadar ulaşır. Tuğrul ŞAN, "Abum Abum" türküsünü "Sevdiğime Varamadım" adıyla Ordu Aybastı yöresine, kaynak kişisi Ramadan ÇETİN olarak kaydettirir. TRT Türk Halk Müziği Repertuvarına 1188 numarası ile kaydedilen türkü düğünlerden ulusala taşınır, yerel ve ulusal sanatçılar tarafından plaklara okunmaya başlanır.

Türkü ile ilgili görüşlerine başvurduğumuz TRT Sanatçısı Tuğrul ŞANTokattan.net sitemize şu açıklamalarda bulundu;
İllerin coğrafi sınırları bellidir, fakat anonim türkülerin sınırını çizmek mümkün değildir. Dolayısıyla komşu ilde de söylenebilir. 1975 yılında Aybastı’dan fındık toplamaya Ordu merkezdeki bahçemize gelen Ramadan ÇETİN adlı tarım işçisi bu türkünün melodisini mırıldanıyordu. Türküyü söylemesini istedim.  Sonra notaya alıp TRT repertuvarına almak için kurula başvurdum, kabul edildi. Aslında orijinali "Öğretmene varamadım" idi türkünün, ama rahmetli hocam Nida Tüfekçi "öğretmenleri hedef almayalım onun yerine 'Sevdiğime Varamadım' olsun" demişti. Hatta "Gözün kör olsun abum" yerine de "Muradın olsun abum" olarak değiştirelim demişti bana. Benim olmaz diyebilmem mümkün müydü? Asla.
Tuğrul ŞAN'ın türküyü Ordu Aybastı olarak TRT Repertuvarına kaydettirmesine o dönem Tokat'tan en sert tepki, Türkü derleyicisi ve Folklor Araştırmacısı Muzaffer SARISÖZEN’in yeğeni Kemal Bilsel SARISÖZEN'den gelir. 1985 yılında Tokat'ta öğretmenlik yapan Kemal Bilsel SARISÖZEN yerel bir gazetede "Abum Abum" türküsünün Tokat'a ait olduğunu anlatan bir köşe yazısı kaleme alır ve Tuğrul ŞAN'ı sert bir şekilde eleştirir. Gazete küpürünü de Ankara Radyosu'nda ses sanatçısı olan Tuğrul ŞAN'a gönderir. Gazeteyi okuyan ŞAN'da bu yazıya bir yazıyla karşı bir cevap verir ve yazıyı Kemal Bilsel SARISÖZEN'e gönderir. Yazıyı okuyan SARISÖZEN, sanatçıya hak vererek aynı sütun ve puntolarla yazıyı gazetede yayınlar ve bir nüshasını sanatçı Tuğrul ŞAN'a postayla gönderir.

Abum Abum Türküsünün Sözleri
Geçmişten günümüze bir çok sanatçının farklı sözlerle yorumladığı türkünün ezgisi TRT'de yayınlanan Sakarya Fırat dizisinin müziği olarak olarak da kullanıldı. Zamanla sözleri değişse de Çakır Usta aracılığıyla bizlere ulaşan ilk hali şöyledir;

Öğretmene varamadım 
Naylon çorap giyemedim 
Muradıma eremedim 

Abum abum gız abum 
Sebebim sensin abum 
Gözün kör olsun abum 

Yorgan yastık çul hasır 
Yatılmaz huşur huşur 
Karyolada yatak hazır 

Abum abum gız abum 
Sebebim sensin abum 
Gözün kör olsun abum 

Çobana verdin gördün mü?
Onbini yedin doydun mu?
Kana kana uyudun mu? 

Abum abum gız abum
Sebebim sensin abum
Gözün kör olsun abum

Beni çobana verdiniz
Onbin liramı yediniz
Günahıma da girdiniz

Abum abum gız abum 
Sebebim sensin abum 
Gözün kör olsun abum

Şu Niksar'a varsalar
Öğretmeni bulsalar
Şu halimi görseler

Abum abum gız abum 
Sebebim sensin abum 
Gözün kör olsun abum...


 Hasan AÇIKEL  Tokattan.net
 Twitter/hergezgin
  Facebook/ÇakırUstaveOğulları
Okumadan Geçme
Tokattan.net © 2016-2021 Tüm hakları saklıdır.