Tokattan.net | Tokat'tan Dünyaya...: Tokattan Tokattan.net | Tokat'tan Dünyaya...: Tokattan

Responsive Ad Slot

Tokattan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tokattan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Eskiden Yeniye Erbaa

Hiç yorum yok
Tokattan.net | Depremle Taşınan Şehir: Erbaa
T
ürkiye'de depremlerin yoğun yaşandığı bölgelerden biri, hatta en önemlisi Kuzey Anadolu Fay Hattı üzerinde Kelkit havzasında yer alan Tokat ve ilçeleri son 2000 yılda en az 30 depremle sarsılmış, en acılarını ise 1939, 1940, 1942 ve 1943'de yaşamış, taş üstünde taş kalmamış, şehirler haritadan silinmiştir. 1939 yılı ve sonrasında art arda meydana gelen yıkıcı depremler; çok sayıda can ve mal kaybı yanı sıra demografik, ekonomik ve sosyal açıdan oldukça etkilemiş, merkezi ve yerel yönetimleri çareler aramaya sevk etmiştir.

Tarih boyunca dünyada ve ülkemizde şehirlerden bazıları bu güne kadar kurulduğu yerde yaşama olanağı bulduğu halde, bazıları da kuruldukları ve uzun süre yaşadıkları ilk yerleri, çeşitli nedenlerle terk ederek başka bir yerleşim yerini değiştirmek zorunda kalmıştır. Korunma, ekonomik ve askeri nedenlerin yanında, doğa olayları da yer değişiminde önemli etkenlerden biridir. Doğa olaylarının başında ise depremler gelmektedir. Ülkemizde bugüne kadar deprem nedeniyle yer değiştirmek zorunda kalan şehirlerin başında Erzincan,  Kütahya'nın Gediz ilçesi ve Tokat ekonomisinin can damarı olan Erbaa ilçesi yer almaktadır. 

Erbaa, Orta Karadeniz Bölümü’nde Kelkit ve Tozanlı çaylarının birleşerek Yeşilırmak adını aldığını Evliya Çelebi'nin seyahatnamesinde "ab-ı hayat" diyerek övdüğü Kelkit Irmağı'nın alüvyonlarının oluşturduğu verimli topraklar üzerinde kurulmuştur. Erbaa, sahip olduğu coğrafi konum avantajlarına bağlı olarak giderek bir cazibe merkezi haline gelmiş, şehrin sosyal ve ekonomik gelişimine, nüfus artışı eşlik etmiştir. 

Erbaa'nın Depremle İmtihanı
Erbaa, ülkemizdeki en uzun fay zonlarından biri olan Kuzey Anadolu Fay Hattı üzerinde yer almaktadır. Batıda Saroz körfezi ve Marmara denizi ekseninden İzmit körfezi, Adapazarı, Düzce, Bolu, Kastamonu dolaylarından geçerek Kelkit vadisine oradan Erzincan ovasından geçerek Varto deprem bölgesine ulaşan Kuzey Anadolu Fay Hattı, Van gölü kuzey kenarından İran’a kadar uzanır. 

Erbaa ve yakın çevresindeki yerleşim yerleri tarih boyunca bu fay hattından kaynaklı bir çok depreme sahne olmuştur. Geçmişte en az beş defa (1045, 1268, 1458, 1482, 1498) depremlerin ağır ve yıkıcı etkisi ile karşı karşıya kalan Erbaa, depremlerin en acısını ise 1939 ve sonrasında yaşamıştır.

1939 Depremi: 1939 yılı Aralık ayının 26'sını 27'sine bağlayan soğuk bir kış gecesinde 7,9 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmiş, kayıtlara Erzincan depremi olarak geçen bu deprem, Kelkit havzasında yer alan Erbaa ile birlikte Niksar, Reşadiye, Suşehri, Koyulhisar, Erzincan ve Erzurum'u sarsmıştır. Depremde Erbaa merkezde 319 kişinin hayatını kaybettiği kayıtlara geçmiştir.

1940 Depremi: Henüz 1939 Erzincan depreminin yaraları sarılmadan, 1 Ocak 1940 tarihinde 6,2 büyüklüğünde meydana gelen depremde Erbaa'nın yanı sıra, Niksar ve Tokat merkezde de can kayıplarına ve yıkımlara yol açmış, Erbaa'da 881 can kaybı yaşanırken, 1659 bina yıkılmıştır. 

1942 Depremi: Merkez üssü Erbaa, Niksar hattı olan, 20 Aralık 1942 tarihinde yerel saat ile 17.03'te meydana gelen, 7.0 büyüklüğündeki deprem, 1939 ‘daki depremden daha fazla can ve mal kaybına sebep olmuş, Erbaa adeta haritadan silinmiştir. Deprem, Niksar’ın doğusu ile Erbaa kuzeyi arasında yaklaşık 50 km'lik bir yüzey kırığı oluştururken Erbaa'da büyük hamam ile bir kaç ahşap yapı ancak ayakta kalabilmeyi başarmıştır. Depremde 3000 kişi can verirken, 6300 kişi yaralanmış, 2295 ev yıkılmış, 4 otel, 4 fırın, 127 dükkân, 8 kahvehane, 13 depo ve belediye binası yerle bir olmuştur. 1942 depreminde 16 yangın olmuş, tutuşan evlerin hemen hemen tamamı yanarak yok olmuştur. 

1943 Depremi: 26 Kasım 1943 günü Kuzey Anadolu Fay Zonu'nun orta kesiminde, Ladik ile Tosya arasında 7.2 büyüklüğünde çok yıkıcı bir deprem olmuştur. Batıda Erbaa'dan doğuda Ilgaz'a kadar uzanan 300 km uzunlukta ve 20 km genişlikte bir zon içerinde yer alan geniş bir alanı etkilemiş, büyük kayıpların olduğu bu depremde, binaların yüzde 75’i yıkılmış, kamu binaları ve tarihi binalar tamamen yıkılmış, karayolları, tren yolları ve telgraf hatlarında onarılamayacak hasar meydana gelmiştir. 1939, 1940 ve 1942 depremleri sonrasında halkı zaten baraka, çadır tarzı derme çatma meskenlerde oturan Erbaa'da, toplam 12 can kaybı kaydedilmiştir.

Erbaa ve yakın çevresinde 1939 yılı ve sonrasında art arda meydana gelen yıkıcı depremler şehrin mevcut durumunu ve daha sonraki gelişimini etkileyen çeşitli demografik, ekonomik ve kültürel sonuçları da ortaya çıkarmıştır. Depremlerde yaşanan can kaybı, yaralanmalar, psikolojik travmalar, insan kaynakları açısından büyük bir kayba neden olurken, yıkılan binalar ve işyerleri ile birlikte şehrin ekonomik hayatı durma noktasına gelmiştir. Erbaa'nın 1940'lara kadar artan nüfusu birden durmuş, hatta azalma sürecine girmiştir. 

Depremin ekonomik ve sosyal etkilerinin azaltılması mümkün olmamakla birlikte merkezi hükumet ve çevre il ve ilçelerden gelen yardımlarla yaraların sarılmasına çalışılmış, depremzedelere devlet tarafından nakit para yardımı ile yeni yapılacak evlerde kullanılmak üzere çivi, cam, kereste, kiremit, çimento, kireç ve taş yardımında bulunulmuştur. Ayrıca, bir hızar fabrikası kurularak, buradan evini yapacak kişilere kereste verilmiştir. 

Eskiden Yeniye Erbaa
Erbaa'da art arda yaşanan yıkıcı depremler sonrasında bölgeye gelen heyetler tarafından jeolojik ve tektonik araştırmalar yapılmış, şehrin bulunduğu yerde ayakta kalmasının mümkün olmayacağı, taşınmasının kaçınılmaz olduğunu öneren bir rapor hazırlanmış ve Bakanlar kuruluna sunulmuştur.

1944 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla Erbaa’nın bulunduğu yerden 2 km. kadar güneyinde ve İmbat Deresi'nin batısında yere alan “Ardıçlık” olarak adlandırılan yere taşınması kararlaştırılmıştır. 15 Nisan 1944 tarihinde Hükümet Konağı'nın temelinin atılmasıyla taşınma devlet eliyle başlatılmıştır. Erbaa şehir merkezi yeni yerinde Alman bir şehir planlamacısının çizimleriyle düzenli bir yerleşimle yeniden kurulmaya başlamıştır. Günümüzde Erbaa şehir merkezinde "tarihi eser" olarak nitelenebilecek hiç bir yapı bulunmayıp en eski bina 1944 yapımıdır.

O dönemin tanıklarından Şahap ATEŞ, deprem sonrası Erbaa’nın taşınmasını şu şekilde anlatıyor:
1939 yılındaki depremde evimiz yıkılmadı. İkincisinde (1940 depremi) ben evde yoktum. 1942 yılında zelzele oldu. Daha önce yıkılmayanlar yıkıldılar. Komşularımız evlerinde öldüler. Bir sene sonra 1943’te de bir daha oldu. On dakika içerisinde büyük bir gürültü ile yıkıldı. Ondan sonra karar verdiler. Artık buranın tadı tuzu kalmadı diye. Toprak gevşek. Yukarıyı keşfetmişler, oraya karar veriyorlar. 1944 yılında temel atılıyor. Dördüncü ayın on beşinde saat dörtte temel atıldı. Bir katlı bir kaymakamlık binası yapıldı, Eksel yolunda. Daha sonra da belediye binası yapıldı. Göçtükten iki yıl sonra hükümet binası yapıldı. Hem adliye, askerlik şubesi oldu. Hepsi yetti. 1100 haneydi göçenler. Göçmeyen 20 hane civarında kalmıştı. Fakirlere barakalar yaptılar. Taş verdiler, ağaç verdiler. Kendi enkazlarını da götürdüler. Bazıları tamamlamadan göç ettiler. 4-5 sene barakalarda geçti. Eski zenginlerin evinde mobilyalar, meyve bahçeleri, çifte havuzlar, şadırvanlar, şato gibi evler. Bunlar göçmek istemediler. 200-400 dönüm arazileri, tütünleri, ahırları vardı. Gidenleri de caydırmağa çalıştılar. Vali İzzeddin Çağpar “İhtiyarların bedduasını, gençlerin duasını alacağım” demiş. Yedi sene İmbat Deresi’nin suyu ile idare etmişler. Halk bu su ile çamaşırını yıkardı. İçmek için de çeşmeler yapıldı. Biz dört sene sonra gittik. Evleri planlı olarak yaptılar.
 Hasan AÇIKEL Tokattan.net
 Twitter/hergezgin
 Afad.gov.tr
 Tr.wikipedia.com
 Türkiyede Yer Değiştiren Şehirler Hakkında Bir İlk Not, Doç. Dr. Metin TUNCEL
Bu yazı için Sayın Ali YILMAZ'ın Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi için kaleme aldığı "Depreme Bağlı Yeri Değiştirilen Bir Şehir: Erbaa, Tokat"  başlıklı yazısından yararlanılmıştır. 

Gönüllerden Göklere Bağış Uçaklar

Hiç yorum yok
Tokattan.net | Gönüllerden Göklere Bağış Uçaklar
Ü
lkemizde, Osmanlı döneminde dünya havacılık tarihinin başlangıcı olarak kabul edilen 1911 yılının hemen ertesinde Türk Askeri Havacılık Teşkilatı ile başlayan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “İstikbal Göklerdedir” ifadesiyle Türk Tayyare Cemiyeti ile devam eden havacılığın bu coğrafyada kökleşmesinde, ekonomik imkansızlıklar içindeki halkın, ordusuna gönülden yaptığı yardımlarla 10 yılda alınan 351 uçak ile Tokat, Erbaa, Niksar ve Zile'nin içinde yer aldığı bir çok ilin ve ilçenin ismini göklere taşındı.

Havacılığın temelini oluşturan insanoğlunun uçma arzusu yüzyıllar boyunca devam çalışmaların temelini oluşturur. İnsanlık 18’inci asırda balonlarla başladığı uçmaya, 19’uncu asırda planörlerle, 20’nci yüzyılın ilk yıllarından itibaren uçaklarla gerçekleştirmiştir. Dünya tarihinde havacılıkta baş döndürücü gelişmelerin başlangıcı olarak 17 Aralık 1903 tarihinde Wright Kardeşler’in yaptıkları hava aracının motor gücü ile yerden kesilmesi ve kısa süre havada kalması uçakla yaptığı ilk uçuş kabul edilmektedir.

Osmanlı Devleti’nin son zamanlarına rast gelen bu gelişmelere Osmanlı idarecileri duyarsız kalmamış, Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa, 1910 yılı başında Kur. Bnb. Ali Fethi Okyar’ı Paris’e, Kur.Bnb. Enver Bey’i de Berlin/Almanya’ya ataşemiliter olarak göndermiş ve havacılık hakkında bilgi toplamalarını istemiştir. 1910 yılından itibaren Osmanlı Ordusu havacılık ile ciddi olarak ilgilenmeye başlamış, 14 Şubat 1911 tarihinde Genelkurmay emri ile Teğmen Yusuf Kenan ve Yüzbaşı Fesa Bey’in Fransa’da Bleriot Okulunda pilotaj eğitimine göndermiştir.

Uçağın ilk defa askeri maksatla kullanıldığı Trablusgarp Harbinde, Trablus’a saldıran İtalyanların 1 Kasım 1912’de havadan uçakla bomba atmaları Osmanlı askeri idarecilerinin dikkatlerini uçakların üstüne çekmiş ve onları havacılıktan askeri bir güç olarak yararlanmanın yollarını aramaya sevk etmiştir.  Dünya havacılık tarihi, 1911 yılında Tayyare Komisyonu adı altında idari olarak çalışmalar yapmış, Hava Okulu kurulması için o dönemde Barutcubaşızadelere ait Yeşilköy'deki arazi tespit edilmiş, 1912 yılında ise envantere alınan REP, Deperdussion, Bleriot ve Bristol tipi uçak gücü ile fiili olarak Türk havacılığı ile tanışmaya başlamıştır.

Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa, 12 Mart 1912 tarihli Bakanlar Kurulu toplantısında “Askeri Havacılık” hakkında bir kanun projesini hükümete kabul ettirmiş, ancak Osmanlı bütçesinde uçak satın almak için yeterince kaynak bulunamayınca Donanmay-ı Osmani Muavenet-i Milliye Cemiyetine müracaat edilerek bağış yoluyla para talebinde etmiştir. Sultan Reşat bir tayyarelik bağışta bulunmuş, Mahmut Şevket Paşa uçak alımı için 30 altın bağışlamış, ayrıca altı aylık maaşının dörtte birini de bu işe tahsis etmiştir. Padişahın ve Harbiye Nazırının ilk bağışları yapmaları halk arasında büyük bir sevinç yaratmış ve teşvik unsuru olmuştur. Kampanyaya İstanbul’dan ve diğer bölgelerden başta her rütbedeki asker ve sivil devlet memurları olmak üzere esnaf, sanatkar ve diğer mesleklerden vatandaşlar katılmıştır.

Kısa süre büyük gelişmeler gösteren Türk askeri havacılığı, itilaf devletlerinin 1. Dünya Savaşı’nın galibi olarak uçaklara el koyması ise akamete uğrasa da bir avuç havacının İstanbul'dan Konya'ya kaçırdığı uçaklarla hava gücünün devamlılığı sağlanarak, Kurtuluş Savaşı sırasında, ülkenin doğusu ve batısındaki cephelerde başarılı hava görevleri icra edilmiştir.

Kurtuluş savaşının yoksul bıraktığı Türkiye Cumhuriyeti tüm imkansızlara rağmen 1925 yılında kurulan ve Atatürk’ün "İstikbal Göklerdedir" ifadesiyle vücut bulan Türk Hava Kurumu (Türk Tayyare Cemiyeti) ile hava kuvvetlerinin kısa sürede yüzlerce uçak edinmesini sağlayacak bir kampanya başlattı. "Hava Gücünü Kuvvetlendirme" kampanyasına katılan Anadolu halkı, 1925-1935 yılları arasında 50 milyon TL bağışta bulundu. Cumhuriyetin ilk yıllarında halkın yaptığı bu fedakarlığı yaşatmak için her bir uçağa alınmasına katkıda bulunan il ve ilçelerin isimleri başlangıçta eski yazıyla, Harf Devrimi’den sonra da yeni harflerle Cumhuriyet ve Zafer bayramlarında "İsim Konma Töreni" adıyla düzenlenen törenlerle verildi.

Kampanya yurdun dört bir yanında büyük ilgi görürken, bu heyecana ortak olan İstanbul ve İzmir'deki Musevi ve Ermeni vatandaşlar da kurdukları dernekler aracılığıyla Hava Kuvvetleri'ne uçaklar hediye etti.

Kampanya kapsamında Türk Hava Kuvvetleri'ne teslim edilen ilk uçak, Adana Ceyhanlıların yardımlarıyla İtalya'dan alınan A 300-4 tipi uçak oldu. İnönü ve Sakarya savaşı sırasında keşif ve destek uçuşları gerçekleştiren Vecihi Hürkuş'un test ettiği "Ceyhan" uçağıdır. Bunun hemen ardından Ankaralıların 7 ay gibi bir sürede topladıkları yardımlarla alınan ikinci uçak ise "Ankara" oldu. İsim verme töreni 29 Ekim 1926'daki Cumhuriyet Bayramı'na denk getirilirken, törene, Başkent'in yakın köyleri dahil bütün halk katıldı. Cumhuriyet Bayramı tören alanından geçiş yapan "Ankara" uçağı, şehrin üzerinden "Ankara tayyaresinden muhterem Ankaralılara tebrikler" yazılı kartlar attı.

Kampanyaya ilerleyen yıllarda İzmir 9, Manisa 6, Adana, Ödemiş, Trabzon, Edremit, İstanbul, Samsun 4'er, Bartın, Konya, Ereğli, Akhisar, Zonguldak, Fatsa, İnegöl, Giresun, Sürmene, Uşak, Bursa 3'er,Ankara, Muğla, Burdur, Çine, Milas, Sındırgı, Kemalpaşa, Eskişehir, Orhaneli, Bakırköy, Pınarbaşı, Çarşamba, Balıkesir, Menemen, Torbalı, Görele, Beşiktaş, Ayancık, Edirne, Keşan, Afyon, Geyve, Düzce ve Bafra 2'şer, Tokat, Erbaa, Niksar ve Zile uçakla katıldı.

Kampanyaya Tokat, Erbaa, Niksar ve Zile uçakla katıldı. 1927 yılında Erbaa Belediye Başkanı Sururi SAY öncülüğünde önemli bir bölümü zengin tütün tüccarlarının desteği ile toplanan yardımlarla alınan 1012 numaralı uçağı Türk Hava Kurumuna hediye edildi, uçağa "Erbaa Tayyaresi" ismi verildi. Uçak, 1929 yılında Erbaa harmanlar mevkisine indirilerek sergilendi. Bugün Erbaa Kent Müzesi duvarında fotoğrafı sergilenen uçak, Erbaa'nın gurur kaynakları arasında yerini almıştır.

Kampanya destek olan Niksarlılar topladıkları paralar ile 30 Ağustos 1931 tarihinde aldıkları uçağı Türk Hava Kurumuna bağışladılar, uçağa "Niksar Tayyaresi" adı verildi. Tokatlılar da bu seferberliği destek olmuş, toplanan yardımlarla alınan uçak, "Tokat Tayyaresi" adıyla Ankara açıldıktan sonra Kazova Üçtepeler mevkine iniş yapmıştır. 1935 yılında Zileliler kendi aralarında topladıkları para ile Çekoslovakya'dan T16 tipi savaş uçağı alarak, Türk Hava Kurumuna bağışlanan uçağa "Zile Tayyaresi" adı verildi.

Türk Hava Kurumu çok kısa bir sürede büyük mesafeler kat etti. Tayyare Makinist Mektebi, Kayseri Uçak Fabrikası peş peşe faaliyetlerine başladı. Alman Junkers lisansıyla A-19 ve A-20 uçakları üretilerek bakım ve onarımları yapıldı, halkın büyük desteğiyle 10 yıl içinde 351 uçak satın alındı veya imal edildi.

 Hasan AÇIKEL  Tokattan.net
    Tayyareci.com      Osman Yalçın,Türk Havacılık Tarihinde Bağış Uçakları Yenidenergenekon.com Airporthaber.com

Video | Aydoğan AYDIN Hanke'ye Ağıt

Hiç yorum yok

Kahramanlıklarla dolu askeri yaşamıyla Ülkemizin ve Tokat'ımızın gururu Şehit Tümgeneral Aydoğan AYDIN'ı şehadetinin 4.'üncü sene-i devriyesinde Aydoğan AYDIN'ın "Hanke'ye Ağıt" şiirini, İlyas ÖZTÜRK'ün bestesi ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin "Aydoğan AYDIN Anısına" hazırladığı görüntüler ile harmanladık.

İyi Seyirler...


Teşekkürler;
Görüntüler; Türk Silahlı Kuvvetleri
Müzik; İlyas ÖZTÜRK | Hanke'ye Ağıt

"Asker AYDOĞAN"

Hiç yorum yok
Tokattan.net | Asker AYDOĞAN
T
ürkiye, O'nu önce Kato dağı operasyonu hakkında Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN'a telefonla bilgi verirken sonra Şırnak Şenoba'da helikopter kazasında 12 silah arkadaşı ile şehit düştüğünde tanıdı. Şehit düştüğü Şırnak Şenoba'da 25 yıl önce 1992 yılında üsteğmen iken yazdığı "Hanke'ye Ağıt" isimli şiiri ile duygulandırdı. Askerliğe olan sevdası, 15 Temmuz darbe girişiminde "Bir tek er dahi dışarı çıkmayacak"çıkmayacak talimatı ile devletine olan bağlılığı, terörle mücadele ile geçen kahramanlıklarla dolu bir askeri yaşamı ile ülkemizin, ülkemizin ve Tokat'ın gururu idi. Eğitimci-Yazar Nihat AYMAKbirlikte görev yaptığı askerlerinin Asker Aydoğan'ı, Şehit Tümgeneral Aydoğan AYDIN'ın hikayesini Kümbet Dergisi için kaleme aldı.

Eğitimci-Yazar Nihat AYMAK'ın Tokat'ta kültür ve edebiyat hayatına yön veren Kümbet Dergisi'nin 45. sayısı için Türkiye'nin, Tokat'ın ve Başçiftlik'in paşası Şehit Tümgeneral Aydoğan AYDIN'ın hikayesini kaleme aldığı "Asker Aydoğan" başlıklı yazısı;
Niksar'dan ileride kıvrıla kıvrıla tırmanılarak otuz kilometre sonra ulaşılan, bin dört yüz rakımlı, kışı uzun, yazı az, ancak kısa geçen yazda bin bir çeşit çiçeklere bezenmiş, her türlü ağaçları bağanda barındıran ormanlarla çevrili Başçiftlik'in evladıdır Şehit Tümgeneral Aydoğan AYDIN.

1966 yılında ilkokul öğretmeni Ahmet ve ev hanımı Hamide AYDIN çiftinin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi.

Görevi gereği her özlediğinde gelemediği, çocukluğunun ve ilkokul talebeliğinin geçtiği, bahçelerinde patates söküp tarlalarında ekin biçtiği, dumanlı yeşil yaylalarında koyun kuzu peşinde yanık türküler söylediği, derelerinde balık tutup yüzdüğü Başçiftlik'i gönlünde bir sevda olarak taşımış, birliğine gelen Tokat'lı, Niksar'lı ve Başçiftlik'li askerlerle sohbet ederek sıla hasretini hafifletmeye çalışmıştır.

Kendisinden iki yaş küçük kız kardeşi Canan ile birlikte Başçiftlik'te Mehmet amcasının yanında kalır, İlkokul bitene kadar. Beş çocuk da Mehmet amcasının vardır. Yedi çocuk iç içe, kalabalık bir aile ortamında geçer o günler. Ortaokul ve liseyi Yıldızeli Pamukpınar Öğretmen Lisesinde yatılı okur.

Çocukluğundan beri yıldızlı şapkalı, üniformalı subaylara imrenmiştir hep. Asker olmak bir özlemdir onun için. Bu arzusu Kara Harp Okuluna gitmesiyle gerçekleşmiş olur. Seviyor, keyif alıyordur askerlikten. 1987 yılında mezun olarak Teğmen rütbesiyle Türk Silahlı Kuvvetlerine katılan bir subaydır artık. Azimli, çalışkan ve başarılı bir subay.

Sırasıyla şu görevlerde bulunur, Şehit Tümgeneral Aydoğan AYDIN:
1988-1992 İstanbul 6'mcı Piyade Tugay Takım Komutanlığı,
1992-1998 Özel Kuvvetler Komutanlığı'nda Tim Komutanlığı,
1998-2000 Kara Harp Akademisi Öğrenimi,
2000-2001 Hakkâri Dağ Komando Tugay Komutanlığında Harekât Şube Müdürlüğü,
2001-2008 Özel Kuvvetler Komutanlığında Tabur Komutanlığı ve Kurmay Başkanlığı,
2008-2010 Almanya'da NATO Daimi Görev,
2010-2012 GÖKÇEADA Komando Alay Komutanlığı,
2012-2016 Kayseri Komando Tugay Komutanlığı,
2016- 31 Mayıs 2017 Şırnak 23'üncü Jandarma Sınır Tümen Komutanlığı.

Meslek hayatının büyük bölümü Güney Doğu Anadolu Bölgesinde terörle mücadele ederek geçti. Bölgeyi ve bölgenin yapısını çok iyi biliyordu. Terörle mücadelede etkili bir komutandı. Ülkesine âşık, vatanına sevdalı, vatan hainlerinin amansız düşmanı ve korkulu rüyasıydı.

1992 yılı baharında Üsteğmen Aydoğan AYDIN Şırnak'ın Şenoba beldesinin üstündeki en hâkim tepe olan Hanke dağına tırmanacaktır. Yanında korucu ve askerlerden oluşan doksan kişiyle birlikte. Hain PKK'nın saldırılarının dorukta olduğu zamanlardır. Hanke, bölgenin en yüksek tepesidir. Akşam saat 18.00 sularında Şenoba’dan hareket ederler, istikametleri Ayrım köyü olarak. Önce Onbudak bölgesine girerler. Hanke Onbudak'ın mezrasıdır. Tırmanma başlar, sırtlarındaki on beş kilodan ağır çanta ve silahlarıyla birlikte. Şenoba beldesinden ayrıldıktan on iki saat sonra ancak çıkabilirler Hanke Dağının başına. Çay yapmak için ateş yakılacaktır. Askerlerin: “Biz toplarız komutanım siz oturun” demelerine rağmen “Hayır, benim korucumdan ve askerimden bir farkım yoktur” cevabını vererek onlarla birlikte odun toplar. Peygamber Efendimizin ashabına yardım edişini hatırlatır bize bu davranışı. Görevinde titiz ve ciddi, askerlerine karşı şefkatli, merhametli ve nazik bir insan. Sanki rütbeli değil, onlardan biri gibi samimi ve içten. Çay hazır olur ve birlikte içerken cebinden çıkardığı küçük not defterine bir şeyler yazmaya başlar. Korucu İdris BABAT“Niye yazıyorsun, ne yapacaksın ki?” diye sorar. “Bu dağlan çok merak ettim, çok güzel bu dağlar. Bu yazdıklarım bir gün lazım olacak” diye karşılık verir. Yürürler ve Ayrım köyüne varırlar. Dört gün sonra dönerler Şenoba’ya.

Yirmi beş yıl sonra Tümgeneral rütbesiyledir, bu kez Şırnak Şenoba'dadır. Yirmi beş yıl önce Hanke dağının başında yazıp cebine koyarken “Bu yazdıklarım bir gün lazım olacak” dediği "Hankeye Ağıt" isimli şiirini 31 Mayıs 2017 tarihindeki şehadetinden sonra Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN okumaktadır şehidimizi rahmet ve muhabbetle anarak. Bu şiir onun yirmi beş yıl önceki ruh halini ve gönül dünyasını aksettirir bizlere.

Ona “Asker Aydoğan derlerdi çünkü askerleri çok severdi. Gittiği yerde askerle oturur, onlarla yemek yer, onlarla dertleşirdi. Mehmetçiğe olan bu sevgisinden dolayı lakabı “Asker Aydoğandı. Konserve yemez, çayla birlikte otlu peynir yemeyi çok severdi.

Aydoğan AYDIN, Tuğgeneral rütbesiyle Kayseri Komando Tugay Komutanlığı yaparken görevli gittiği Cizre, Silopi, Diyarbakır Sur ve Mardin Nusaybin'deki hendek, çukur ve tünel operasyonlarında etkili ve başarılı görev yapmıştır.

1997-1998 yıllarında Irak'm kuzeyindeki operasyonlar esnasında tim komutanıyken bir ara kendisinden ve timinden irtibat kesilir. Ümitlerin tükendiği anda timiyle çemberi yararak ve PKK'lıları etkisiz hale getirerek geri döner.

Hakkâri Yüksekova İkiyakalar bölgesinde 2015 yılında yürütülen operasyonların tamamında Tugayındaki birliklerle beraber kahramanca mücadele eder ve PKK'ya büyük darbe vurulmasında önemli rol oynar. Cephede askerleriyle birlikte bizzat savaşır. Karda soğukta, yağmurda geçmiştir hayatı. Tek derdi vardır, o da vatandır.

15 Temmuz 2016 akşamı, Hakkâri Cukurea'da teröristlerle mücadele eden o birliklerine komuta ederken Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) tarafından yapılan hain darbe girişimi haberini alır. Komutanı olduğu Kayseri Komando Tugayında görev yapan komutanları anında telefonla arayarak: “Hiç kimse, bir tek er dahi tugayın dışına çıkmayacak” emrini vererek darbe girişiminin karşısında, devletinin ve hükümetinin yanında olduğunu ilan eder. Kayseri'de 15 Temmuz gecesi askerlerin dışarıya çıkmasını engelleyen komutan olarak anılır. Ancak ismi sehven darbecilerin hazırladığı listede yer alınca beş gün gözaltında tutulur. Gerçek anlaşılıncaya kadar açıkta bekletilir. İşin aslı ortaya çıkınca görevine iade edilir ve ilk Yüksek Askeri Şura toplantısında bir üst rütbeye Tümgeneralliğe terfi ettirilir ve Şırnak 23'üncü Jandarma Sınır Tümen Komutanı olarak atanır.

PKK terör örgütüyle girişilen etkin mücadelede önemli mesafeler kat edilir ve yapılan operasyonlarda bizzat askerin başında bulanan Tümgeneral Aydoğan AYDIN bu hainlerin korkulu rüyası haline gelir. Girilemeyen Kato Dağı Aydoğan Paşa ve kahraman Mehmetçikler tarafından didik didik edilir. O güne kadar varlığından bile habersiz olunan gizli mağaralar bulunur. Teröristlere büyük kayıp verdirilirken nere-deyse bir orduya yetecek silah, mühimmat ve yaşam malzemeleri ele geçirilir. Tek hedefi PKK'nın kökünü kazımaktır, Aydoğan Paşa'nın.

İçişleri Bakanı Sayın Süleyman SOYLU, helikopter kazasından üç gün önce Şırnak Kato Dağında devam eden PKK'ya yönelik operasyonların sürdüğü bölgeyi ve askeri birliği ziyaretinde Tümgeneral Aydoğan AYDIN ile de görüşmüş ve Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN ile telefon görüşmesi yaptırmıştır. Aydoğan Paşa, Cumhurbaşkanımıza televizyonlarda da yayınlanan telefon görüşmesinde şu bilgileri vermektedir: “Terörle mücadele tarihinin erişemediği miktarda silah, mühimmat ve yaşam malzemesi bulundu. Önümüzdeki günlerde bu mağara sayılarında artış olacak. Yine bu bölgede teçhizatların bulunmuş olması Türkiye genelindeki terörle mücadeleye katkı sağlayacaktır. Buranın temizlenmesi Ankara ve İstanbul'da terörün belinin kırılmasında da etki yapacaktır."

Mübarek ramazan ayının gelmesiyle birlikte bir başka manevi iklime bürünmüştür Aydoğan Paşa. Mümkün olduğu sürece abdestsiz gezmeyen, namazlarını vaktinde kılan Tümgeneral Aydoğan AYDIN her ramazan bayram yaklaşınca sadaka dağıtırken sanki şehit olacağı malum olmuşçasına zarflara paraları koyar ve üzerine isim yazmadan fakir aile çocuğu askerlere dağıtılmasını sağlar. Sağ elin verdiğinden sol elin haberi olmasın anlayış ve hassasiyetini taşımaktadır o.

31 Mayıs 2017 Çarşamba günü aynı zamanda ramazanın beşinci günüdür. Oruçlu olarak şehitliği gezer. Mezar taşlarım okşar elleriyle ve gülleri koklar. Askerlere: “Buraları bakımlı ve temiz tutun” talimatını verir. Üs bölgelerini denetlemeye gitmek için hazırlanır emrindeki on iki komutanla birlikte. Yakın koruması hemşerisi Niksar'lı Astsubay Cavit Cihan ÖZLÜ tam teçhizatlı olarak gelir yanına. Aydoğan Paşa nereye gitse yanında olmuştur hep. Ancak o akşam gelmesini istemez yakın korumasının. Cavit sen makama sahip çık. Dün akşam nöbetçiydin, yoruldun dinlen oğlum” diyerek helikopterde yer olmasına rağmen geri çevirir onu.

Üst bölgelerini denetleyip Şenoba 48'inci Hudut Tugay Komutanlığına geldiklerinde akşam yaklaşmıştır. Birliğin başında emrindeki komutan ve askerlerle birlikte iftar ederler. 23'üncü Jandarma Sınır Tümen Komutanlığına intikal etmek üzere kendilerini ölüme, kendilerini sonsuzluğa, kendilerini şehadete götüreceğinden habersiz binerler Couger tipi helikoptere. Tümgeneral Aydoğan AYDIN'm yanında şehadete uçan silah arkadaşları ise, Albay Oğuzhan KÜÇÜKDEMİRKOL, Albay Gökhan PEKER, Yarbay Songül YAKUT, Binbaşı Koray ONAY, Yüzbaşı İlker ACAR, Yüzbaşı Nuri ŞENER, Başçavuş Mehmet ERDOĞAN, Uzman Çavuş Zeki KOÇ, Pilot Yüzbaşı Serhat SIĞINAK, Pilot Üsteğmen Abdülmuttalip KESİKBAŞ, Başçavuş Fevzi KIRAL, Piyade Uzman Çavuş Hakan İNCEKAL'dır.

Saat 20:55 sularıdır ve yatsı yaklaşmaktadır. Havalanır helikopter. Ancak kalktıktan üç dakika kadar sonra yüksek gerilim hattına çarparak düşer. Sağ kalan yoktur ve hepsi şehit olmuştur oracıkta.

Acı haber ateş gibi düşer Türkiye’ye, Türk Milletinin yüreğine. Türkiye, Tokat ve Başçiftlik kara yasa bürünür. Başçiftlik'ten ilk defa bir general, bir paşa yetişmiş ve o da şehitlik mertebesine yükselmiştir.

Tokat Milletvekili ve Milli Savunma Komisyonu Başkam Sayın Av. Yusuf BEYAZIT'ın dayısının oğludur Şehit Tümgeneral Aydoğan AYDIN. İçişleri ve Milli Savunma Bakanımız ile birlikte Sayın Yusuf BEYAZIT da 1 Haziran sabahı Sımak ta olay mahallindedir. Yedi şehidimiz Şırnak'ta düzenlenen törenin ardından memleketlerine uğurlanırken, Şehit Tümgeneral Aydoğan AYDIN aynı gün ikindi namazına müteakip Ankara Kocatepe Camiinde, Sayın Cumhurbaşkanımızın, Başbakanımızın, Genel Kurmay Başkanımızın, Bakanların, Milletvekillerinin, Komutanların, ailesinin ve Türk Milletinin katılımıyla kılınan cenaze namazından sonra Cebeci Şehitliğinde gözyaşı ve dualarla toprağa verildi.

Tüm Türk Milletin sahiplendiği Şehit Tümgeneral Aydoğan AYDIN için hatimler, dualar ve iftar yemekleri verildi, mevlitler o- kundu ülkemizin birçok vilayetinde ve ilçesinde. Doğduğu, çocukluğunun geçtiği ve ilkokulu bitirdiği Başçiftlik'te 8 Haziran Perşembe akşamı şehit evlatları Aydoğan AYDIN için iftar yemeği verildi ve akabinde Merkez Camiinde mevlid-i şerif okunup dualar edildi, yapılan hatimler bağışlandı. 9 Haziran Cuma günü Tokat Milletvekilimiz Sayın Av. Yusuf BEYAZIT, Şehit Tümgeneral Aydoğan AYDIN'ın üniversite öğrencisi olan oğlu Berkay AYDIN ile birlikte Başçiftlik'e  gelerek taziye ziyaretinde bulundular. Aynı gün ikindi namazına müteakip Tokat Ali Paşa Camiinde düzenlenen mevlid-i şerif okunması ve dua programına katıldılar.

2014 yılı yazında Şehit Tümgeneral Aydoğan AYDIN doğup büyüdüğü Başçiftlik'e çocukluk arkadaşı Nihat YILMAZ ile birlikte gelir. Yine çocukluk arkadaşı olan Murat TUNÇEL Başçiftlik'e yeni belediye başkanı olmuştur. Tebrik edip basan dileklerini ilettikten sonra Karaçam'a piknik yapmaya giderler. Orada Başçiftlik Belediye Başkanı Sayın Murat TUNÇEL'e: “Başçiftlik’e geldiğimde Nihat'ın evinde kalıyorum ama geceleri soğuk oluyor. Şöyle kaloriferli lüks bir misafirhane ya da konukevi yaptır, içini de ben döşeteyim. Hem ben geldiğimde rahat rahat kalırım, hem başka insanlar faydalanır” diyerek isteğini dile getirir. Belediye Başkanı Murat Bey durur mu? Güzel bir Konukevi yaptırır, içerisini de güzelce döşetir ve çocukluk arkadaşı Aydoğan Paşa’nın gelip misafir olmasını bekler. Ancak onun yerine şehadet haberi gelir. Kendisinin gelip misafir olması nasip olmayan Belediye Konukevine “Şehit Tümgeneral Aydoğan AYDIN Konukevi” adının verilmesi nasip olur.

Tokat Milletvekili Sayın Av. Yusuf BEYAZIT dayısının oğlu ve yeğeni olan Şehit Tümgeneral Aydoğan AYDIN ile ilgili olarak; "O başta Cumhurbaşkanımızın, Başbakanımızın, Genel Kurmay Başkanımızın ve diğer komutanlarımızın, çalışkanlığı, başarısı, vatanseverliği, karakterli kişiliğiyle dikkatlerini çeken, terörle mücadelede Diyarbakır Sur’da, Mardin Nusaybin'de, Hakkâri Yüksekova'da, Cizre'de, Silopi'de ve özellikle son operasyon bölgesi olan Kato dağında verdiği etkin mücadele ve başarı ile gözleri ve gönülleri dolduran bir komutandı. Terörle mücadelede destanlar yazdı. Morali hep yüksekti ve tek derdi vatandı. Alçak gönüllülüğüyle, fedakârlığıyla, vatanseverliğiyle, yiğitliğiyle, kahramanlığıyla bu milletin tamamının gönlünde ve vicdanında yer almıştır. Geriye bizlere ve Türk Milletine vatan millet aşkıyla tüketilen bir ömür ve üniversite öğrencisi Berkay ile ortaokul öğrencisi Tunay'ı, pırıl pırıl bu iki oğlunu bırakarak şahadete yürüdü.

Allah kabrini pür nur, mekânını ve makamını cennet eylesin inşallah. " dedi.

 Hasan AÇIKEL  Tokattan.net
    Turkhabersaati.com      Facebook/kumbet

Niksar'da Eski Bayramlar

Hiç yorum yok
Tokattan.net | Niksar'da Eski Bayramlar
T
okat'ın tarihi başkenti Niksar'ın gurbetteki en büyük sivil toplum kuruluşlarından biri olan ve İstanbul'da yaşayan Tokat Niksarlıları bir araya getiren  istanbul Niksarlılar Derneği'nin kurucu ve Onursal Başkanı, İş İnsanı Yüksel ALTUNER, Niksar'ın köklü gazetelerinden Yeşil Niksar gazetesi için 1940'ların Niksar'da yaşadığı bayram heyecanını kaleme aldı.

26 Ocak 2020 tarihinde aramızdan ayrılan Yüksel ALTUNER, 2 Ekim 2007 tarihli yazısında şu ifadelere yer verdi;
Biz çocuklar için bayram hazırlıkları ve heyecanı birkaç gün önceden başlardı.

Yeni bir elbise veya pantolon dikilmesi, yeni bir ayakkabı yaptırılması, bu hazırlıkların en önemli iki unsuru idi.

Genellikle dükkanımızdan kesilip terziye verilen kumaş, bu heyecanlı bekleyişin başlangıcı olurdu. Birkaç kez gittiğim provadan başka, zaman zaman terziye uğrar; - “Emmi benim elbisem dikildi mi ? “ sorusu ile terziyi bıktırırdım. Terziler bayrama birkaç gün kala yoğun bir çalışma içinde olurlardı.

Geceleyin evimizin penceresinden, ırmağın öbür geçesindeki çarşıyı gözetlerdim. Geç vakitlere kadar, terzi dükkanının küçük arka penceresindeki solgun elektrik ışığını seyrederken, yeni elbisemi düşlerdim. Yeni ayakkabımız genellikle çapula olurdu. Çapula, altı “gön” denilen kalın bir köseleden, üstü keçi derisi sahtiyandan oluşan bir ayakkabı idi. Arkası, tutulup çekilsin, kolay giyilsin diye uzunca olurdu. Hemen daima, bayramın son günü, amcamın diktiği bu çapulayı alır almaz eve gelir, iki çapulayı birbirine bağlayan ipi kestikten sonra her bir elimi bir çapulanın içine sokar, kaygan tabanını göğsüme ve yanaklarıma sürerdim. Nasıl olup da, çapulanın tabanının bu denli kaygan olduğuna şaşar kalırdım. Demirden bir örsle saatlerce bastıra bastıra sürülüp kayganlaştırıldığını sonradan öğrendim. O günlerin anısı için, yıllar sonra bir çapula yaptırıp evimde saklamak istemişimdir. Ne yazık ki Arasta çarşısının çapula dükkanları artık tarihe karışmıştı. Mesleği bırakmış eski çapulacılara ne kadar başvurdumsa o günlerin çocukluk anılarını bana verecek bir çapula diktirememişimdir. Bayramın son günü aldığım çapulamı, bayram gecesi yatarken yatağıma alırdım. Çapulanın kekremsi sahtiyan kokusunu hala genzimde duyarım.

Ertesi sabah, bayram namazına gideceğimiz için annem beni iş evimizdeki leğenin içersinde yıkardı. Boy abdesti aldırırdı. Leğenden çıkarken başımdan aşağıya üç tas daha su dökünür, en son annemin söylediği, “Elemtere fiş, kem gözlere şiş !...” tekerlemesini üç kez yineler, leğenden çıkardım.

Bayram sabahı annem beni uyandırır, abdest aldırır, camiye gönderirdi. İlkin babamla, babam öldükten sonra dayımla camiye giderdik. *( Baba Abdulkadir Altuner, 1945 yılında 35 yaşında vefat ediyor, Yüksel Altuner ise babasını kaybettiğinde henüz 9 yaşında.) Biraz büyüdükten sonra kendim de gitmeye başladım.

Bizim camimiz Arasta camii idi. Kendim gitmeye başladıktan sonra genellikle geç kalırdım. Camiye gittiğimde caminin içersi dolmuş olurdu. Ya kapının önlerinde kalır ya da sokakta. 

Arasta çarşısında.

Arasta çarşısı büyük taşlarla döşeli idi. Yıllar geçtikten sonra taşların arasındaki dolgu kumları ve çamurları gitmiş, taşların yuvarlak ve sivri uçları ortaya çıkmıştı. Bunların üzerine serilen hasır, kilim üzerinde bayram namazını kılardık. Arasta çarşısında bulunan dükkan sahipleri dükkanlarının kepenklerini çıkarır koyarlardı taşların üzerine.

Namazdan sonra mutlaka mezarlığa giderdik. Bizim mezarlığımız Melik Gazi’de idi. Harmancıkta ve Şakşak tarafında da mezarlıklar vardı. Mezarlığa gidişimizin törensel bir görünümü olurdu. Kalabalık 3 - 4 kilometre uzaktaki bu tarihi mezarlığa kutsal görevi yerine getirmek için akar dururdu. Yolda Çilhane ve Ünyeliler camiinin insanları da katılırdı. Mezarlıktan evlere dönüşümüz de aynı şekilde olurdu. Bu kez guruplar gittikçe küçülürdü.

Eve gelince büyüklerin elini öper, onların dualarını ve bahşiş olarak verdikleri paraları alırdık. Paralar bugünün kağıt paraları değildi. On para, kırk para, beş kuruş, on kuruş. Henüz enflasyon gelmemişti. Paralar uzun süre böyle gitti.

Bayramlaşmadan sonra yenilen kahvaltı değildi. Asıllı usullu yemek yenirdi. Hele kurban bayramında bu yemekler dahada görkemli olurdu. Nohutlu ve etli pilav bu yemeklerin baş mönüsü idi. Bugün bu gelenek unutuldu yada büyük kentlerde biz terk ettik bu usulü. Ama ben eşime bayram sabahı için hala etli ve nohutlu pilav yaptırırım. Çocukluğumun bayram sabahını bugün bile yaşarım.

Kurban bayramlarında sabah yaşayışımız biraz daha farklı olurdu. Mezarlıktan eve gelince kurban kesilirdi. Kurban; koyun, keçi ya da inek olurdu. Bizde genellikle koyun kesilirdi. Tanıdık bir kasap erkenden evimize gelir, birkaç gündür ahırda veya bahçede bekletilen kurbanlık koyunlar, avluya getirilir, gözleri bir bezle bağlandıktan sonra, daha önce açılan küçük bir çukurun yanında yere yatırılırdı. Dayım yatan koyunun yanında yere çömelir, bir yandan koyunun yününü eliyle sıvazlayarak okşar, bir yandan da tekbir getirirdi. Tekbirden sonra, işini bilen kasap “bismillah” deyip, bıçağını ustalıkla koyunun boynuna sürer ve kanını küçük çukura akıtırdı. Daha sonra derisi yüzülür, parçalara ayrılırdı. Biz çocuklar, evden getirilen leğen, sahan, kazan, ne varsa parçalanan etleri bunlara doldurur, içeriye taşırdık. Bundan sonraki kısım içerde, “işevinde” halledilirdi. Konu komşuya, akrabalara götürülecek etler ayrıldıktan sonra, geriye kalan etler kıymalık ve kavurmalık şeklinde hazırlanırdı. Kocaman bakır leğende toplanan, bıçakla ince kıyılmış etler, ocaktaki ateşin üzerine konulur, kıyma ve kavurma yapılırdı. Kurban kesilen sabahlarda evin içini kaplayan taze pişmiş et kokusu hala belleğimdedir. Ocakta kaynayan kıyma leğeninin içine konulan et suyu ile ıslanmış ekmeklerle birlikte yenilen etler bizim için ayrı bir şölen olurdu. Konu komşuya ve akrabalara ayrılan etleri, daha sonra, biz çocuklar, aynı gün geciktirmeden dağıtırdık. Buz dolabı yoktu ki birkaç gün bekletilsin.

Kurban kanı ve artıkları temizlenip, taşlar su ile yıkanırken içime hep bir hüzün çökerdi. Bu, evdeki bir yakını kaybetmenin hüznüne benzeyen bir boşluktu. Birkaç gündür sesine, varlığına alıştığımız kurban koyunlarının birden bire yok olmasına hüzünle karışık, şaşar kalırdım. Bu yokluğu ve sessizliği doğal karşılardık ama nedense biraz önceye kadar varlığı ile evimizin bir parçası olan koyunların yok olması ile daha önce yaşadıkları yerde bıraktıkları  sessizliğe bir türlü alışamazdım.

Bayram yemeğinden sonra biz çocukların ilk ödevi, diğer mahallelerde yaşayan akrabaları ziyarete gitmek olurdu. İlkin, Kale içindeki evlerinde büyük amcamla  birlikte oturan  “Neneme” giderdik. Daha sonra Dereçay Mahallesindeki amcamlara, ordan dönüşte de Karşıbağ’daki Ali emmimlere (Karslıoğlu) sonrada Ömer emmimlere giderdik. Kasabamızın ulu kişisi, aynı zamanda komşumuz Müftü Sait hoca ve hanımı Edaviye hanım eve uğramadan ziyaret edip elini öptüğümüz büyüklerimizdi. Evimizin hemen karşısındaki Şöhretoğullarına da uğradıktan sonra ceplerimiz şeker, kırık leblebi ve biraz da bozuk para ile dolu olarak eve dönerdik.

Bayram günü ödevim, babam öldükten sonra aynı evde oturduğumuz dayım Mustafa Özdemir’i ziyarete gelen konukları karşılamak, onlara şeker, kolanya vermek, giderken de ayakkabılarını rahat giyecekleri şekilde çevirmekti. Aşağıda, merdivenin önündeki “hayatı” silme kaplayan ayakkabıların kime ait olduğunu şaşılacak şekilde bilir, ziyaretçi konuğumuz giderken hemen bulur önüne koyardım. Çoğu zaman onlar salonda otururken ben aşağı iner, bütün ayakkabıları düzenli bir şekilde sıraya koyardım.

Dayım da; sabahleyin mahallenin büyüğü Sait hoca’yı, kayınvalidesi olan “nenemi”, ailenin yaşayan en büyüğü amcası oğlu Ali emmimi ziyaret eder, hemen eve dönerdi. Ondan sonra bayram boyu pek dışarıya çıkılmazdı. Hele, dayım hacı olduktan, sonrada milletvekilliği yaptıktan sonra , bayramlarda evimiz daha da dolup taşarmaya başlamıştı…

Bayram günlerimiz böyle geçerdi. Benim kuşağımın çocuklarındaki bayram anıları  üç aşağı beş yukarı böyledir…
 Hasan AÇIKEL  Tokattan.net
    Tokattan.net      Facebook/istanbulniksarlilardernegi

Metin GÜRDERE | Annem Latife GÜRDERE

Hiç yorum yok
Tokattan.net | Metin GÜRDERE | Annem Latife GÜRDERE
A
nnem Latife Gürdere’nin hikâyesi, 20. YY.’ın ilk yarısında Anadolu’da yaşanan bütün acılardan payına düşeni yaşamış bir Anadolu kadının hikâyesidir. 1916 yılında ailesinin ilk çocuğu olarak Erzincan’da doğmuş. Henüz kırk günlük bebekken Rusların Doğu Anadolu’yu işgali durumu ortaya çıkınca ailece Erzincan’dan kaçmışlar. “Beni beşiğimden kucaklayıp, her şeyi geride bıkarak yollara düşmüşler” derdi. Sonra büyüklerinden dinlediği haftalar, aylar süren acılarla dolu göç yolları… 

Zile’ye kadar kaçmışlar. Zile’de, 40 yıl kadar önce 93 Harbinde (1877 Osmanlı Rus Savaşı) Kars’tan kaçarak Zile’ye yerleşen akrabalarının yardımıyla yeni bir hayat kurmaya çalışmışlar. Orada da Zile isyanı patlak vermiş. “Babam beni sırtına almış ekin tarlalarının arasında sürüne sürüne bizi kaçırmaya çalışırken top mermilerinin üzerimizden geçtiğini hatırlıyorum” diye anlatırdı. Ruslar geri çekilince memlekete dönelim demişler ve Erzincan’a geri dönmüşler. 17 yaşına gelince kendileri gibi Ruslar gelince Erzincan’dan kaçıp, geri dönerken de Tokat’a yerleşen akrabalarından olan babama istemişler, Tokat’a gelin gelmiş. O yıllar dünyada ve Türkiye’de büyük bir ekonomik krizin yaşandığı zor yıllar. Birlikte oldukları ilk gece babam anneme bir lira vermiş. Ertesi sabah “başka param yok” diye verdiği o parayı geri istediğini anlatırdı gülerek.

Gelin olarak Tokat’a geldikten birkaç gün sonra cumhuriyetin kuruluşunun onuncu yıldönümünü kutlama şenlikleri başlamış. Tam yeni bir hayat kurup biraz olsun rahatlayacakken 1939 Erzincan depremi olmuş. Annesini ve iki kız kardeşini o depremde kaybetmiş. Bu acıyı hep yaşadı. Daha sonra II. Dünya Savaşı, babamın yeniden askere alınışı, kıtlık, yokluk, çaresizlik yılları. Babam dökümcüydü. II. Dünya savaşı sonrası işleri gelişmiş, biraz rahatlamışlar. Ama birkaç yıl sonra 1952’de henüz 44 yaşındayken babam vefat etti. Ben henüz sekiz yaşımdaydım, annem 37 yaşında, iki de ablam var. Annem ondan sonraki hayatını bizi koruyup, kollayarak yetiştirmeye adadı.

Yoksul bir aile değildik, ama zengin değildik. Babam yaşasa ailemizin refah seviyesinin artacağına inanan annem zaman zaman;
Bostan ektim evlek, evlek
Dadandı karaleylek
Dedim bir murat alıyım
Koymadı kahbe felek

diye türkü söyleyerek ağlardı.

Feleğin acılardan acılara savurduğu birisi olarak beni geleceğinin güvencesi olarak görüyordu. En büyük korkusu üniversite eğitimi için gittiğim İstanbul’da Tokatlı olmayan bir kızla evlenerek orada kalmamdı. Çünkü böyle bir durumda geleceğinin güvencesini kaybedecekti. Korktuğu başına gelmedi.

Dik duruşlu, ailemizde her şeyin kendi istediği gibi olmasını isteyen, baskın kişilikli birisiydi. Doğal olarak çocukluktan delikanlılığa geçişimde benim üzerimdeki kontrolünü giderek kaybetti. Ama her zaman beni yönetmeye ve yönlendirmeye çalıştı. Öyle ki bakan olarak Türkiye’yi yöneten hükumetin üyelerinden biri olduğum dönemde bile neleri nasıl yapmam gerektiği konusunda bana talimatlar veriyordu.

Kişiliğinin bu yönü sebebiyle çatışmaları kaçınılmaz olacağı için evlenince eşimi uyarmıştım. “O ne derse desin sakın cevap verme” demiştim. Bir süre sonra annem bu durumdan da şikâyetçi oldu; “Oğlum, oğlum! Ne desem bana cevap vermiyor, beni çatlatıyor” dedi. Baştan eşimle kavil kestiğimiz için on yıl babamın ölmeden aldığı ahşap evde beraber yaşadık.

Ailemiz için yeni bir ev yaptırınca bütün ısrarlarımıza rağmen bahçesini bıkamayacağını söyleyerek oraya gelmek istemedi. Ama asıl sebep yeni evde hâkimiyetin eşime geçecek olmasıydı. Kadınlar, kendilerinin sahip oldukları, istedikleri gibi dayayıp döşedikleri ve yönettikleri bir evi olsun istiyor.

Astım bronşit rahatsızlığı vardı. Yaşı ilerleyince senede bir iki defa hastanede tedavi görürdü. Bu tedavilerden sonra biraz rahatlar, bir süre bizde kaldıktan sonra evine dönerdi. “Her seferinde beni Azrail’in elinden alıyorsunuz. Yaşa, yaşa bunun sonu ne olacak?” derdi. 2009 yılında kaybettik. Padişahlık döneminde doğan annem 93 yaşına kadar süren uzun ömrü boyunca Türkiye’nin yaşadığı değişme ve gelişmelere yaşayarak şahit oldu. Yeni gelin geldiğinde, evi idare lambası (gaz lambasının en ilkel şekli) ile aydınlatıyorlarmış. Bütün mahalle gibi suyu mahallenin çeşmesinden getiriyorlarmış. Senelerce evin yemeğini maltızda (odun kömürü yakılan özel ocak) pişirdi. Öldüğünde evinde telefonu, renkli televizyonu, buzdolabı, çamaşır makinası olan birisiydi.

Hiç okula gitmemişti, okuryazarlığı da yoktu. Ama sözlü olarak nesilden nesile aktarıla gelen sözlü kültürün temsilcilerinden biriydi. Kim bilir kimlerden öğrendiği halk hikâyeleri, masallar anlatır, atasözleri söylerdi. “Oğlum, oğlum sırrını karına bile söyleme!” derdi. Eşim bu söze halâ içerler. Bu sözler bende etkili olmuş ki sır saklamayı bilen birisi oldum...

   Metin GÜREDERE Devlet Eski Bakanı
 
 Tokattan.net
  tokattannet@gmail.com


Yazarın Diğer Yazıları
12 Eylül'de Tokat  13.09.2019
Tokat'a Dair Sosyolojik Analiz  05.11.2017
Tokat'ta Bayramlar  30.08.2017  

Zenginin Delisi Fakirin Velisi; Deli Şükrü

Hiç yorum yok
Tokattan.net | Zenginin Delisi, Fakirin Velisi Deli Şükrü Türküsünün Hikayesi
T
ürküler, içinde yaşadığı coğrafyanın kültürünü, sanatı, inançlarını, geleneklerini, acı ve tatlı yaşanmışlıklarını, söz, ritim ve musiki ile ruhlara işleyen en önemli sözlü kaynaklardır. Ve her türkü içinde bir öykü barındırır. Tokat'ın kültürel zenginliği ile öne çıkan Reşadiye'de kimilerine göre "Zenginin delisi, Fakirin velisi" olarak anılan Deli Şükrü'nün ve O'na yakılan türkünün düğünlerden TRT repertuvarına uzanan gerçek hikayesini araştırdık.

Şükrü ALDEMİR bilinen namıyla Deli Şükrü, Reşadiye'nin Kızılcaören'de Hacı Osmanoğullarından Hüseyin Efendi'nin 5 kız ve 2 erkek toplam 7 çocuğundan biri olarak dünya gelmiştir. Küçük yaşta babasını kaybetmiş ve amcası Ethem Efendi'nin yanında büyümüştür. Amcasının gözetiminde büyümesi bazı disiplinsizlikleri yanında getirmiştir. Yöredeki bazı taşkın hareketleri nedeniyle halk arasında Deli Şükrü namını almıştır. 

O dönem Reşadiye Sivas vilayetine bağlıdır.  Yöre halkının şikâyeti üzerine Deli Şükrü, Sivas Valisi Reşit Paşa tarafından Gümüşhane Yöresi’nde Angıldere’ye sürgüne gönderilmiştir. Şikâyetin Reşadiye’nin Çakraz Köyü’nden Zaimoğlu tarafından yapıldığı söylentisi de vardır. Reşit Paşa, sürgünlükle yetinmez Deli Şükrü’yü Sivas Cezaevi’ne aldırmıştır.

Deli Şükrü hapiste yatarken Sivas eşraflarından birisi Vali Reşit Paşa'ya bir at hediye eder. At huysuz olduğu için kimse binemez. Birçok kişi dener; fakat, hiç kimse ata binmeyi bir türlü başaramaz. Buna binse binse biniciliği ile meşhur olan Deli Şükrü biner derler. Durum Reşit Paşa'ya iletilir. Vali Reşit Paşa, Deli Şükrü'yü getirtir, ata binmesini ister; ancak, Vali'nin çevresindekiler Deli Şükrü'nün kaçabileceğini söylerler. Vali bu tür endişeleri kabul etmez. Ne pahasına olursa olsun Deli Şükrü'yü ata bindirir. Deli Şükrü atın yelesinden tutar, atı sever, okşar ve bir sıçrayışta ata atlar, gözden uzaklaşır. Arkadan dedikodular başlar, birçoğu Deli Şükrü'nün gelmeyeceğini söylerler; fakat, Deli Şükrü, dedikoduları haksız çıkartarak geri döner. Reşit PaşaDeli Şükrü'nün bu mertçe davranışını takdirle karşılar ve Deli Şükrü'yü yanına çağırtır, gönlünü alır ve bir kaçta hediye vererek affettiğini söyler.

Deli Şükrü'nün Ardından
1940'lı yılların başında vefat eden Deli Şükrü hakkında bir çok hikaye anlatılır. Yaptığı taşkınlıklar halk arasında tepki çekse de kimilerine göre O, zenginin delisi, fakirin velisidir. Deli Şükrü'nün memleketi Kızılcaören beldesi Reşadiye ile Ordu'nun Mesudiye ilçesinin tam ortasındadır. Bu nedenle Deli Şükrü, Mesudiye'ye sürekli gider gelir. Deli Şükrü'nün namı Mesudiye'de de yürür ve Mesudiye'de O'nunla ilgili bir çok hikaye anlatılır. Hikayelerden biri şöyledir; 
Deli Şükrü Mesudiye'ye gider. Yemek için gittiği lokantadan yoğurt ister. Yoğurt yok diye vermezler. Yine aynı şekilde bir defasında da Mesudiye'de yumurta bulamaz. Bunun üzerine Mesudiye'nin hafta pazarı olan gün Mesudiye köylerden gelen yolları adamlarına kestirir, köylerden gelen yoğurtların ve yumurtaların parasını öder yoğurtları yere döktürür, yumurtaları da kırdırır, Mesudiye'ye birkaç hafta yoğurt ve yumurta göndermez.
Diğeri ise şöyledir;
Mesudiye'nin Ilışar Köyü küpçülük ile geçinen bir köydür. Yaptıkları küpleri satmak için eşeklere yüklerler başka köylere götürürler. Deli Şükrü birkaç kez bu küp yüklü eşekleri durdurur. Küpleri bir tepeden yuvarlatır, bazen de küpleri üst üste koydurur kurşuna dizermiş. Küplerin parasını da değeri üzerinden ödermiş.

Halk Edebiyatı Araştırmacısı, eğitimci ve yazar Hayrettin KOYUNCU, Deli Şükrü ile ilgili Kızılcaörenli İsmail Çoban’dan dinlediği hatıratı şöyle aktarıyor;

Deli Şükrü’nün o günün eşkıyalarından Soyatarıoğlu ile de bir olayı vardır. Soytarıoğlu Ordu yöresinde tanınan en azılı eşkıyalardandır. Gürcüler karısını kaçırmışlar o da en çok Gürcüleri öldürür. Perşembe Yaylası’nda bir gün çakır keyf bir durumda iken Deli ŞükrüSoytarıoğlu’na atıp tutuyor. Bu sözler Soytarıoğlu’nu ulaştırılıyor. Kısa bir süre sonra Soytarıoğlu Reşadiye’nin Baydarlı, Danişment ve Konak Köyü üzerinden çetesi ile birlikte Kızılcaören Beldesi’ne giriyor. Durumu daha önce haber aldığı için Deli Şükrü Reşadiye’nin Feselek Köyü’ne (Murat Kaya) kaçırılıyor. Soytarıoğlu köyü iyice aramasına karşın Deli Şükrü’yü bulamıyor. (Bu olayı o günü yaşamış olan Kızılcaörenli İsmail Çoban’dan dinledim.) İsmail Çoban, o zaman 90 yaşında idi.
Deli Şükrü Türküsü
Bu türkü, Deli Şükrü'nün Gümüşhane Yöresi'ndeki Angıldere'ye sürgünlüğü zamanında ortaya çıkmıştır. Deli Şükrü'nün torunları ve akrabaları halen Reşadiye'nin Kızılcaören kasabasında oturmaktadırlar, adına uydurulan türkünün kim tarafından yakıldığı bilinmemektedir. 

Tokat, Ordu ve Sivas bölgesinde düğünlerin vazgeçilmezi olan bu türkü, Halk Edebiyatı Araştırmacısı Hayrettin KOYUNCU tarafından 05 Aralık 1981 tarihinde derlenir, kaynak kişisi İsmail ÇOBAN ve yöre Reşadiye Kızılcaören olarak TRT Türk Halk Müziği Repertuvarına 2640 numarası ile kayda alınır. Türkü artık düğünlerden ulusala taşınır, yerel ve ulusal sanatçılar tarafından plaklara okunmaya başlanır. Türkiye bu türküyü ilk Mihrican BAHAR'ın sesinden dinler. 

Deli Şükrü derler namım varidi
Mağruptan maşruba (doğudan batıya) şanım var idi
Zaimoğlu’nda ahım vardı.

Gelme emmim gelme dönmem geriye
Beni sürdüler Angıldere’ye

Konaklar yaptırdım uzun çarşıya
Camlı pencereleri karşı karşıya
Haber anlatamadım Reşit Paşa’ya

Çekin kıratımı nalbant nallasın
Sağına soluna çekiç sallasın
Eyer vurun ak perçemi parlasın

Kıratımı çekin binek taşına
Elim yetişmiyor eyer kaşına
Benden selam edin Hamdi kardaşıma

Kırat damla kiril kiril kişniyor
Beş bacım var evde nakış işliyor
Hamdi kardeşim bilmem nişliyor.
"Konaklar yaptırdım uzun çarşıya" sözü Deli Şükrü'nün 1939 depreminde yıkılan Reşadiye'de bulunan gayrimenkullerini vurgulamaktadır. Deli Şükrü'nün vefatı sonrasında türkü söylenirken ikinci mısranın birinci bölümünden sonra "ağla anam" veya "ağla bacım" sözleri araya konur.  "Gelme emmi gelme" sözünün Deli Şükrü'nün babası olmadığından kendisi ile amcasının ilgilenmesinden kaynaklanmaktadır.

 Hasan AÇIKEL  Tokattan.net
 Koleksiyonevi.net
  Hayrettin KOYUNCU, Öyküleriyle Türkülerimiz


Metin KILIÇ | Ramazan'da Çocuk Olmak

Hiç yorum yok
Tokattan.net | Metin KILIÇ | Ramazan'da Çocuk Olmak
S
aat gece yarısına ulaştığında sokağın başında çalan davulun sesiyle başlar sahur. Akşamdan annenize yalvardığınız ve annenizde size “kaldıracağım yavrum haydi yat” diye söz verdiği için uykunun en derin ve tatlı yerinde onun şefkatli eli dürter sizi “haydi yavrum kalk sahur oldu”. Sesi duyarsınız duymasına da kalkmak o kadar kolay mı? Biraz daha, biraz daha.. Derken o şefkatli ve sıcak ses bu sefer tonu biraz daha fazla olarak uyandırır sizi uykunuzdan.

Siz yatağın içinde doğrulup etrafa uykulu gözlerle bakarken evin diğer halkı oturmuştur bile yer sofrasının başına. Mis gibi kokan çökelikli katmerlerin yanında tavşankanı çaylar bardaklara doldurulurken gözlerini ovalayarak uykuya direnmek, çoğu zaman uykum açılmasın diye yüzünü bile yıkamadan oturmaktır sofraya, ne yediğini, nasıl yediğini bilmeden atıştırmak, yatak soğumadan tekrar yatağını el yordamıyla bulmaktır, sahur. Ertesi gün mahalledeki çocuklar arasında bir ayrıcalık bir itibardır çocuklar için sahura kalkmak.

Yalnız öğlene doğru iyice acıkır azda susar çocuk. Kendisi diyemez ama gözü hep terekte duran geceden kalan yiyeceklerde olur. Evin büyükleri durumu anlar. Anne baba başlar takılmaya “yavrum orucunu bana sat”, “satmam”, “o zaman sen tekne orucu tut” falan derken uzlaşı sağlanır, oruç bozulacaktır. Ama hiçbir zaman bozdun denmez çocuğa anne akşamdan kalan yiyeceklerden bir sofra hazırlar sevecen bir sesle “gel yavrum yemeğini ye ağzını yıkar yine devam edersin orucuna” dediğinde dayanamaz çocuk hazırlanan yemeği yer ağzını yıkayıp yeniden başlar “tekne orucunu” tutmaya.

Bazen de oruç tutmak babaanne ve dedenin sırtında akşamı etmektir. Akşam iple çekilir öğle yemeği yenmesine rağmen yinede herkesten önce sofraya oturup gündüzden hazırlanan çeşit çeşit iftarlıkları önüne dizip elindeki çatal kaşıkla ezan beklemektir.

Çocuk mahalledeki arkadaşlarına oruçlu olduğunu söylediğinde aynı emsal arkadaşları “essahtan mı diyon lan”  sözleriyle beraber inanmamanın varlığıyla ispat için dil göstermesi istenirdi.. Açlık ve susuzluktan beyazlaşan dili gören çocuklar “yarın bende tutacağım” sözleri ile arkadaşlarına duydukları özentiyi ifade etmeye çalışırlardı bizim çocukluğumuzda..

Başçiftlik’te iftar davetlerine “oruç açma” denilirdi. Gelenek olan oruç açma törenleri Başçiftlikli için çok yorucu olurdu, öğlen vakti evin kızı, gelini veya kadını davet edeceği komşuları ve akrabaları gezer “akşam bize oruç açmaya buyurun” denilirdi. Oruç açmaya cümbür cemaat bütün aile gider, erkekler bir odada, kadınlar mutfakta yemeklerini yerlerdi. Ortaya serilen sofra bezinin üstüne konan halbur ve eleklerin üzerine konulan siniye önce ekmek, su ve hoşaflar dizilir, daha sonrada her yemekten bir tabak yemek konulur, aynı tabaktaki yemekler kaşıklanarak yenilir, yemek bittikçe ilavesi yapılırdı. Ortalık bir anda kaşık sesine gider, börekler yufka ve tatlılar çorba, dolma, pilav, sütlü tabakları biri gider biri gelirdi. Oruç açma törenlerine imam mutlaka çağrılır yemeğin sonunda sofra duası okunurdu.  Yenen yemeklerden sonra topluca kılınan akşam namazı akabinde herkesin birbirine uzattığı tabakalardan yakılan sigaralar keyfe keyf katarken ev sahibi de misafirlerini ağırlamaktan mutlu kazandığı sevabı düşünerek bütün yorgunluklarını unuturdu. İnsanlar topluca teravih namazı için camiye giderken tüm mekânlar biz çocuklara kalırdı.

Annelerimizin peşine düşerek teravihe gittiğimizde erkekler tarafına girer, önce uslu uslu oturur, ne yaptığımızı bilmediğimiz için büyükleri taklit ederdik. Sonra yavaş yavaş gevşeyerek kikirdediğimizde yanımızdaki yetişkin dirseği ile dokunarak bize yanlış yaptığımızı belli ederdi, aralarda hep bir ağızdan okunan salâvatlar ise biz çocukların çok hoşuna giderdi. Akşam namazı ile yatsı namazı arasında mutlaka vaiz edilir ramazanın ve orucun faziletleri uzun uzun anlatırlardı. Teravih namazının selam aralıklarında  salavat getirilip hep bir ağızdan huşu içinde “hoş geldin ya şehri ramazan” derken mest olur, Son gecelerinde ramazan yolcu etme ilahilerinde Lelenin oğlunun acıklı sesi ile ramazan yolcu etmesini dinlerken cemaatin çoğu ağlardı.

Bizim zamanımızda teravihte çocuklar genellikle abdestsiz gider, namazın ne zaman başladığını, ne zaman bittiğini bilmediğimiz için eğilir doğrulur kalkardık genellikle en arkada saf tutar namaz başlayınca başlardık kikirdemeye. Bilirdik ki kimse namazını bozup bize müdahale edemeyecektir. O zaman keyfini çıkartmak lazım. İlk kikirdeyen çocuk camideki bütün çocukları otomatik komut almışçasına gülmenin cazibeli tılsımına çağırır. Bütün çocuklar öksürür tıksırır güler. Artık tut tutabilirsen. Selam verildikten sonra yetişkinlerden biri hışımla kalktığı gibi ayağa okkalı tokatlar inerdi yanaklarımıza, ta ki biri çıkıp ta “dokunmayın çocuklara” diyene kadar. ikinci fasılada çocuklar çekiştirilerek saf aralarına yerleştirilir tekbirle tekrar durulur namaza ama orası da güvenli değildir önce öksüren bir yetişkin taklit edilir işaret alınınca bir birini izler sahte öksürükler tüm çocuklar yeniden başlar kıkırdayıp fıkırdamaya. Belli bir olgunluğa geldiğimde hep düşünmüşümdür,  o yıllarda yetişkinlerin çocuklara  tahammülsüzlüğü nedendi acep.

Bizim kuşak biraz daha mı haşarıydı ne. Ramazanda yaptıklarımız aklıma geldiğinde hemen gülümserim. Gıcığın Osman, namı diğer Habudu, Apoyun Çolak ŞükrüCeniğin Gamber, Kör Sayit, Tıtır Şevket, İbicin Mıstık, Çükdanın İsa, Cinni oğlanın Kara Memet ve diğerleri cümbür cemaat aşağı mahallenin çeşmesinde yalan yanlış bir abdest alır doluşurduk camiye. Yukarı mahallenin çocuklarıyla beraber arkada iki saf oluşturur, hocanın vaizini anlamasak da iki dizimizin üstünde yinede sessizce dinlerdik.

Yatsı namazının sünneti sessizce kılınır Farz namaz başlayınca büyükler öne gider caminin arka tarafı tamamen bizim egemenliğimize geçerdi. Önceden ayarlayıp yakamıza taktığımız iğne yerinden çıkartılır secdeye gidenin kalçasına batırılırdı. Aman Allahım! Seyreyle gümbürtüyü. Mest olurduk gülmekten..tabii farz namaz olduğu için kimse namazını bozup bize müdahale edemez. Selama kadar epeyce de zamanımız var... Eğer arka tarafta yaşlı bir ihtiyar yada Tınının Sağır varsa şamata tadından yenmez keyfimize diyecek olmazdı... Herkes secdeye gidince Sağırın yada Deli İhsan'ın arkasına yaklaşılır iki ayağından tutup hızlıca çekince zavallı Sağır yada Deli İhsan halının üstüne yüz üstü up uzun uzatılırdı.. İşte o zaman seyreyle gümbürtüyü... Sağır başlardı  yüksek sesle “Heytey tey hey tey tey..”  diye bağırmaya  tabii bizde  koşarak doğru avlu kapıya. Hoca “Esselamu Aleyküm” dediğinde bazen ayakkabılarımızı bile alamadan kaçışırdık. Mahallenin karanlık sokaklarına. Daha geri dönmek ne mümkün. Çünkü bunun ardından genellikle büyük sopa gelirdi hemde ne sopa. Acaba şimdinin çocuklar yapar mı böyle şaka.

Ramazan'da çocuk olmak bayram sabahı bayramlıklarını giyip büyüklerin ellerini öpmek, şeker ve harçlık toplamak, arada birde topladıkları harçlığı sayıp para ve şeker çokluğuyla yandaki çocuklara hava atmaktır.

Çocuklar olmadan, bunlar yaşanmadan çıkmaz ki ramazanların tadı…

Sürçü lisan ettiysek affola, Çoluğumuzla çocuğumuzla nice mutlu ramazanlara...

“Neyleyim dünyanın dolu malını
Hesabını görmeye fermanım mı var

Bu mülkün hesabın bizden sorarlar
Onun için elin çekmiş veliler
Haramı var diye korku verirler
Benim ipek yüklü kervanım mı var.”

   Metin KILIÇ Eğitimci Yazar
 
 Tokattan.net
  metinkilic56@hotmail.com


Yazarın Diğer Yazıları
İBÜK  21.09.2019
Başçiftlik'te Kayak ve Kış Turizmi  20.01.2018
Gurbet Kuşları  30.11.2016  
Okumadan Geçme
Tokattan.net © 2016-2021 Tüm hakları saklıdır.