Tokattan.net | Tokat'tan Dünyaya...: Yazar Tokattan.net | Tokat'tan Dünyaya...: Yazar

Responsive Ad Slot

Yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Metin GÜRDERE | Annem Latife GÜRDERE

Hiç yorum yok
Tokattan.net | Metin GÜRDERE | Annem Latife GÜRDERE
A
nnem Latife Gürdere’nin hikâyesi, 20. YY.’ın ilk yarısında Anadolu’da yaşanan bütün acılardan payına düşeni yaşamış bir Anadolu kadının hikâyesidir. 1916 yılında ailesinin ilk çocuğu olarak Erzincan’da doğmuş. Henüz kırk günlük bebekken Rusların Doğu Anadolu’yu işgali durumu ortaya çıkınca ailece Erzincan’dan kaçmışlar. “Beni beşiğimden kucaklayıp, her şeyi geride bıkarak yollara düşmüşler” derdi. Sonra büyüklerinden dinlediği haftalar, aylar süren acılarla dolu göç yolları… 

Zile’ye kadar kaçmışlar. Zile’de, 40 yıl kadar önce 93 Harbinde (1877 Osmanlı Rus Savaşı) Kars’tan kaçarak Zile’ye yerleşen akrabalarının yardımıyla yeni bir hayat kurmaya çalışmışlar. Orada da Zile isyanı patlak vermiş. “Babam beni sırtına almış ekin tarlalarının arasında sürüne sürüne bizi kaçırmaya çalışırken top mermilerinin üzerimizden geçtiğini hatırlıyorum” diye anlatırdı. Ruslar geri çekilince memlekete dönelim demişler ve Erzincan’a geri dönmüşler. 17 yaşına gelince kendileri gibi Ruslar gelince Erzincan’dan kaçıp, geri dönerken de Tokat’a yerleşen akrabalarından olan babama istemişler, Tokat’a gelin gelmiş. O yıllar dünyada ve Türkiye’de büyük bir ekonomik krizin yaşandığı zor yıllar. Birlikte oldukları ilk gece babam anneme bir lira vermiş. Ertesi sabah “başka param yok” diye verdiği o parayı geri istediğini anlatırdı gülerek.

Gelin olarak Tokat’a geldikten birkaç gün sonra cumhuriyetin kuruluşunun onuncu yıldönümünü kutlama şenlikleri başlamış. Tam yeni bir hayat kurup biraz olsun rahatlayacakken 1939 Erzincan depremi olmuş. Annesini ve iki kız kardeşini o depremde kaybetmiş. Bu acıyı hep yaşadı. Daha sonra II. Dünya Savaşı, babamın yeniden askere alınışı, kıtlık, yokluk, çaresizlik yılları. Babam dökümcüydü. II. Dünya savaşı sonrası işleri gelişmiş, biraz rahatlamışlar. Ama birkaç yıl sonra 1952’de henüz 44 yaşındayken babam vefat etti. Ben henüz sekiz yaşımdaydım, annem 37 yaşında, iki de ablam var. Annem ondan sonraki hayatını bizi koruyup, kollayarak yetiştirmeye adadı.

Yoksul bir aile değildik, ama zengin değildik. Babam yaşasa ailemizin refah seviyesinin artacağına inanan annem zaman zaman;
Bostan ektim evlek, evlek
Dadandı karaleylek
Dedim bir murat alıyım
Koymadı kahbe felek

diye türkü söyleyerek ağlardı.

Feleğin acılardan acılara savurduğu birisi olarak beni geleceğinin güvencesi olarak görüyordu. En büyük korkusu üniversite eğitimi için gittiğim İstanbul’da Tokatlı olmayan bir kızla evlenerek orada kalmamdı. Çünkü böyle bir durumda geleceğinin güvencesini kaybedecekti. Korktuğu başına gelmedi.

Dik duruşlu, ailemizde her şeyin kendi istediği gibi olmasını isteyen, baskın kişilikli birisiydi. Doğal olarak çocukluktan delikanlılığa geçişimde benim üzerimdeki kontrolünü giderek kaybetti. Ama her zaman beni yönetmeye ve yönlendirmeye çalıştı. Öyle ki bakan olarak Türkiye’yi yöneten hükumetin üyelerinden biri olduğum dönemde bile neleri nasıl yapmam gerektiği konusunda bana talimatlar veriyordu.

Kişiliğinin bu yönü sebebiyle çatışmaları kaçınılmaz olacağı için evlenince eşimi uyarmıştım. “O ne derse desin sakın cevap verme” demiştim. Bir süre sonra annem bu durumdan da şikâyetçi oldu; “Oğlum, oğlum! Ne desem bana cevap vermiyor, beni çatlatıyor” dedi. Baştan eşimle kavil kestiğimiz için on yıl babamın ölmeden aldığı ahşap evde beraber yaşadık.

Ailemiz için yeni bir ev yaptırınca bütün ısrarlarımıza rağmen bahçesini bıkamayacağını söyleyerek oraya gelmek istemedi. Ama asıl sebep yeni evde hâkimiyetin eşime geçecek olmasıydı. Kadınlar, kendilerinin sahip oldukları, istedikleri gibi dayayıp döşedikleri ve yönettikleri bir evi olsun istiyor.

Astım bronşit rahatsızlığı vardı. Yaşı ilerleyince senede bir iki defa hastanede tedavi görürdü. Bu tedavilerden sonra biraz rahatlar, bir süre bizde kaldıktan sonra evine dönerdi. “Her seferinde beni Azrail’in elinden alıyorsunuz. Yaşa, yaşa bunun sonu ne olacak?” derdi. 2009 yılında kaybettik. Padişahlık döneminde doğan annem 93 yaşına kadar süren uzun ömrü boyunca Türkiye’nin yaşadığı değişme ve gelişmelere yaşayarak şahit oldu. Yeni gelin geldiğinde, evi idare lambası (gaz lambasının en ilkel şekli) ile aydınlatıyorlarmış. Bütün mahalle gibi suyu mahallenin çeşmesinden getiriyorlarmış. Senelerce evin yemeğini maltızda (odun kömürü yakılan özel ocak) pişirdi. Öldüğünde evinde telefonu, renkli televizyonu, buzdolabı, çamaşır makinası olan birisiydi.

Hiç okula gitmemişti, okuryazarlığı da yoktu. Ama sözlü olarak nesilden nesile aktarıla gelen sözlü kültürün temsilcilerinden biriydi. Kim bilir kimlerden öğrendiği halk hikâyeleri, masallar anlatır, atasözleri söylerdi. “Oğlum, oğlum sırrını karına bile söyleme!” derdi. Eşim bu söze halâ içerler. Bu sözler bende etkili olmuş ki sır saklamayı bilen birisi oldum...

   Metin GÜREDERE Devlet Eski Bakanı
 
 Tokattan.net
  tokattannet@gmail.com


Yazarın Diğer Yazıları
12 Eylül'de Tokat  13.09.2019
Tokat'a Dair Sosyolojik Analiz  05.11.2017
Tokat'ta Bayramlar  30.08.2017  

Metin KILIÇ | Ramazan'da Çocuk Olmak

Hiç yorum yok
Tokattan.net | Metin KILIÇ | Ramazan'da Çocuk Olmak
S
aat gece yarısına ulaştığında sokağın başında çalan davulun sesiyle başlar sahur. Akşamdan annenize yalvardığınız ve annenizde size “kaldıracağım yavrum haydi yat” diye söz verdiği için uykunun en derin ve tatlı yerinde onun şefkatli eli dürter sizi “haydi yavrum kalk sahur oldu”. Sesi duyarsınız duymasına da kalkmak o kadar kolay mı? Biraz daha, biraz daha.. Derken o şefkatli ve sıcak ses bu sefer tonu biraz daha fazla olarak uyandırır sizi uykunuzdan.

Siz yatağın içinde doğrulup etrafa uykulu gözlerle bakarken evin diğer halkı oturmuştur bile yer sofrasının başına. Mis gibi kokan çökelikli katmerlerin yanında tavşankanı çaylar bardaklara doldurulurken gözlerini ovalayarak uykuya direnmek, çoğu zaman uykum açılmasın diye yüzünü bile yıkamadan oturmaktır sofraya, ne yediğini, nasıl yediğini bilmeden atıştırmak, yatak soğumadan tekrar yatağını el yordamıyla bulmaktır, sahur. Ertesi gün mahalledeki çocuklar arasında bir ayrıcalık bir itibardır çocuklar için sahura kalkmak.

Yalnız öğlene doğru iyice acıkır azda susar çocuk. Kendisi diyemez ama gözü hep terekte duran geceden kalan yiyeceklerde olur. Evin büyükleri durumu anlar. Anne baba başlar takılmaya “yavrum orucunu bana sat”, “satmam”, “o zaman sen tekne orucu tut” falan derken uzlaşı sağlanır, oruç bozulacaktır. Ama hiçbir zaman bozdun denmez çocuğa anne akşamdan kalan yiyeceklerden bir sofra hazırlar sevecen bir sesle “gel yavrum yemeğini ye ağzını yıkar yine devam edersin orucuna” dediğinde dayanamaz çocuk hazırlanan yemeği yer ağzını yıkayıp yeniden başlar “tekne orucunu” tutmaya.

Bazen de oruç tutmak babaanne ve dedenin sırtında akşamı etmektir. Akşam iple çekilir öğle yemeği yenmesine rağmen yinede herkesten önce sofraya oturup gündüzden hazırlanan çeşit çeşit iftarlıkları önüne dizip elindeki çatal kaşıkla ezan beklemektir.

Çocuk mahalledeki arkadaşlarına oruçlu olduğunu söylediğinde aynı emsal arkadaşları “essahtan mı diyon lan”  sözleriyle beraber inanmamanın varlığıyla ispat için dil göstermesi istenirdi.. Açlık ve susuzluktan beyazlaşan dili gören çocuklar “yarın bende tutacağım” sözleri ile arkadaşlarına duydukları özentiyi ifade etmeye çalışırlardı bizim çocukluğumuzda..

Başçiftlik’te iftar davetlerine “oruç açma” denilirdi. Gelenek olan oruç açma törenleri Başçiftlikli için çok yorucu olurdu, öğlen vakti evin kızı, gelini veya kadını davet edeceği komşuları ve akrabaları gezer “akşam bize oruç açmaya buyurun” denilirdi. Oruç açmaya cümbür cemaat bütün aile gider, erkekler bir odada, kadınlar mutfakta yemeklerini yerlerdi. Ortaya serilen sofra bezinin üstüne konan halbur ve eleklerin üzerine konulan siniye önce ekmek, su ve hoşaflar dizilir, daha sonrada her yemekten bir tabak yemek konulur, aynı tabaktaki yemekler kaşıklanarak yenilir, yemek bittikçe ilavesi yapılırdı. Ortalık bir anda kaşık sesine gider, börekler yufka ve tatlılar çorba, dolma, pilav, sütlü tabakları biri gider biri gelirdi. Oruç açma törenlerine imam mutlaka çağrılır yemeğin sonunda sofra duası okunurdu.  Yenen yemeklerden sonra topluca kılınan akşam namazı akabinde herkesin birbirine uzattığı tabakalardan yakılan sigaralar keyfe keyf katarken ev sahibi de misafirlerini ağırlamaktan mutlu kazandığı sevabı düşünerek bütün yorgunluklarını unuturdu. İnsanlar topluca teravih namazı için camiye giderken tüm mekânlar biz çocuklara kalırdı.

Annelerimizin peşine düşerek teravihe gittiğimizde erkekler tarafına girer, önce uslu uslu oturur, ne yaptığımızı bilmediğimiz için büyükleri taklit ederdik. Sonra yavaş yavaş gevşeyerek kikirdediğimizde yanımızdaki yetişkin dirseği ile dokunarak bize yanlış yaptığımızı belli ederdi, aralarda hep bir ağızdan okunan salâvatlar ise biz çocukların çok hoşuna giderdi. Akşam namazı ile yatsı namazı arasında mutlaka vaiz edilir ramazanın ve orucun faziletleri uzun uzun anlatırlardı. Teravih namazının selam aralıklarında  salavat getirilip hep bir ağızdan huşu içinde “hoş geldin ya şehri ramazan” derken mest olur, Son gecelerinde ramazan yolcu etme ilahilerinde Lelenin oğlunun acıklı sesi ile ramazan yolcu etmesini dinlerken cemaatin çoğu ağlardı.

Bizim zamanımızda teravihte çocuklar genellikle abdestsiz gider, namazın ne zaman başladığını, ne zaman bittiğini bilmediğimiz için eğilir doğrulur kalkardık genellikle en arkada saf tutar namaz başlayınca başlardık kikirdemeye. Bilirdik ki kimse namazını bozup bize müdahale edemeyecektir. O zaman keyfini çıkartmak lazım. İlk kikirdeyen çocuk camideki bütün çocukları otomatik komut almışçasına gülmenin cazibeli tılsımına çağırır. Bütün çocuklar öksürür tıksırır güler. Artık tut tutabilirsen. Selam verildikten sonra yetişkinlerden biri hışımla kalktığı gibi ayağa okkalı tokatlar inerdi yanaklarımıza, ta ki biri çıkıp ta “dokunmayın çocuklara” diyene kadar. ikinci fasılada çocuklar çekiştirilerek saf aralarına yerleştirilir tekbirle tekrar durulur namaza ama orası da güvenli değildir önce öksüren bir yetişkin taklit edilir işaret alınınca bir birini izler sahte öksürükler tüm çocuklar yeniden başlar kıkırdayıp fıkırdamaya. Belli bir olgunluğa geldiğimde hep düşünmüşümdür,  o yıllarda yetişkinlerin çocuklara  tahammülsüzlüğü nedendi acep.

Bizim kuşak biraz daha mı haşarıydı ne. Ramazanda yaptıklarımız aklıma geldiğinde hemen gülümserim. Gıcığın Osman, namı diğer Habudu, Apoyun Çolak ŞükrüCeniğin Gamber, Kör Sayit, Tıtır Şevket, İbicin Mıstık, Çükdanın İsa, Cinni oğlanın Kara Memet ve diğerleri cümbür cemaat aşağı mahallenin çeşmesinde yalan yanlış bir abdest alır doluşurduk camiye. Yukarı mahallenin çocuklarıyla beraber arkada iki saf oluşturur, hocanın vaizini anlamasak da iki dizimizin üstünde yinede sessizce dinlerdik.

Yatsı namazının sünneti sessizce kılınır Farz namaz başlayınca büyükler öne gider caminin arka tarafı tamamen bizim egemenliğimize geçerdi. Önceden ayarlayıp yakamıza taktığımız iğne yerinden çıkartılır secdeye gidenin kalçasına batırılırdı. Aman Allahım! Seyreyle gümbürtüyü. Mest olurduk gülmekten..tabii farz namaz olduğu için kimse namazını bozup bize müdahale edemez. Selama kadar epeyce de zamanımız var... Eğer arka tarafta yaşlı bir ihtiyar yada Tınının Sağır varsa şamata tadından yenmez keyfimize diyecek olmazdı... Herkes secdeye gidince Sağırın yada Deli İhsan'ın arkasına yaklaşılır iki ayağından tutup hızlıca çekince zavallı Sağır yada Deli İhsan halının üstüne yüz üstü up uzun uzatılırdı.. İşte o zaman seyreyle gümbürtüyü... Sağır başlardı  yüksek sesle “Heytey tey hey tey tey..”  diye bağırmaya  tabii bizde  koşarak doğru avlu kapıya. Hoca “Esselamu Aleyküm” dediğinde bazen ayakkabılarımızı bile alamadan kaçışırdık. Mahallenin karanlık sokaklarına. Daha geri dönmek ne mümkün. Çünkü bunun ardından genellikle büyük sopa gelirdi hemde ne sopa. Acaba şimdinin çocuklar yapar mı böyle şaka.

Ramazan'da çocuk olmak bayram sabahı bayramlıklarını giyip büyüklerin ellerini öpmek, şeker ve harçlık toplamak, arada birde topladıkları harçlığı sayıp para ve şeker çokluğuyla yandaki çocuklara hava atmaktır.

Çocuklar olmadan, bunlar yaşanmadan çıkmaz ki ramazanların tadı…

Sürçü lisan ettiysek affola, Çoluğumuzla çocuğumuzla nice mutlu ramazanlara...

“Neyleyim dünyanın dolu malını
Hesabını görmeye fermanım mı var

Bu mülkün hesabın bizden sorarlar
Onun için elin çekmiş veliler
Haramı var diye korku verirler
Benim ipek yüklü kervanım mı var.”

   Metin KILIÇ Eğitimci Yazar
 
 Tokattan.net
  metinkilic56@hotmail.com


Yazarın Diğer Yazıları
İBÜK  21.09.2019
Başçiftlik'te Kayak ve Kış Turizmi  20.01.2018
Gurbet Kuşları  30.11.2016  

İbrahim BEYAZIT | Fatih’in Hocası Tokatlı Molla Hüsrev

Hiç yorum yok
Tokattan.net | İbrahim BEYAZIT | Fatih’in Hocası Tokatlı Molla Hüsrev
T
okat’ın sahip olduğu değerli şahsiyetleri anlatmadan önce eşsiz güzelliklere sahip, coğrafyadan bahsetmeden olmazdı. Söz konusu Tokat olunca, herkesin överek anlattığı renklerin, dostluğun, hoşgörünün bilgeliğin şehri desek eksik bile söylemiş oluruz aslında. Almus Barajı’ndan doğan yeşilliğin tüm tonlarını Pazar, Turhal, Niksar, Erbaa, Zile, Başçiftlik ve Reşadiye ilçelerinde de görebilirsiniz. Her gelenin havasına suyuna doğasına hayran kaldığı bu şehir ilim ve irfan yurdu olarak da bilinir.

Tokat’ı sadece görerek değil zihinlerde de konuk ederek yaşamak lazım. Baştan başa nazlı nazlı akan ırmaklar, efsunlu renkler insanı zinde tutarken, huzur bulmamızı da sağlar. Tokat demek, hoşgörünün hakim olduğu, huzur ve güvenin toprakları demektir. Tokat, büyük Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli’nin hayır duasına mazhar olmuş kadim şehirdir. Alimler Konağı, Fazıllar Yurdu ve Şairler Yatağıdır.

Osmanlı’ya 6 tane Şeyhu-l İslam yetiştiren Tokat, gönülden dualara mazhar olmayı başaran ender şehirlerdendir. Osmanlı’nın en üst makamlarına devlet adamı yetiştiren bu topraklar her zaman övgüye ve hoş görüye layık olmuştur. Altı asırlık İslam coğrafyasında yerini en mümtaz şekilde muhafaza eden Tokat, ünü en ücra köşelere kadar duyulan Molla Hüsrev’i de bağrından yetiştirerek İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet’e hoca olarak yetiştirmiştir.

Molla Hüsrev Efendi
Çağ kapatıp çağ açan, imparatorluk yıkıp Osmanlı’yı dünya hakimi yapan Fatih Sultan Mehmet Han’ın Zamanın Ebu Hanife’si olarak gördü Molla Hüsrev Tokatlı idi. Mehmet Han’a azimkar olmayı, idealist olmayı ve cesaretinden ödün verilmeyeceğini öğreten mümtaz alimler vardı. Bu din alimlerinden biri de Molla Hüsrev’di. Türkmen kabilesi mensubu olan Molla Hüsrev, Tokat sınırları içinde bulunan Kargı Köyü’nde dünyaya gelmiştir. Asıl adı Muhammed Feramuz’dur. Bazı kaynaklarda doğum tarihi (?-1480) olarak yazılsa da kesin olarak doğum tarihi bilinmemektedir.

Yüksek tahsilini tamamlamak için Edirne’ye gelen Molla Hüsrev, genç yaşta Haydar Herev’iden aldığı derslerle müderris olmayı başarmıştır. 2.Murad döneminde ilmi ve irfanından bahsettiren Hüsrev Efendi, İstanbul’u fetih ederek peygamberimizin duasına mazhar olan büyük komutan Fatih Sultan Mehmet’in de akıl hocalığını yapmıştır.

Sırasıyla Edirne Kadılığına gelen Molla Hüsrev Efendi, İstanbul’un fethinden sonra İstanbul kadısı olarak görev yapmıştır. Sultan Fatih’in Manisa’da aldığı şehzadelik eğitiminde büyük rol oynayan Molla Hüsrev, Dönemin Ebu Hanife’si olarak bilinmiştir.

Osmanlı ilim ve irfana önem veren bir imparatorluktu. Uzun yıllar hizmet hayatında çok sayıda alimin yetişmesini sağlayan Hüsrev Efendi, çok sayıda da eser kaleme almıştır.

Asrın İmamı olarak görülen Molla Hüsrev, Fatih Sultan Mehmet’i şehzadeliğinden beri yalnız bırakmamış İstanbul’da kadılık yaptığı sürece adalet ve liyakatten ödün vermemiştir.

Temizliğe büyük önem veren Hüsrev Efendi, eli açık bolca bağış yapan hayırsever mütefekkir, din alimiydi. Cuma namazlarını Ayasofya’da kılar ve kıldırırdı. Talebeleri ve halk arasında itibarı büyük olan Hüsrev Efendi, sözünü tutan, ilmiyle amel etmiş, mütevazi bir hayat süren bir din bilginiydi.

Osmanlı hukuk tarihinin önemli şahsiyetlerinden olan Molla Hüsrev'in şiir, hat sanatı, dil, edebiyat alanlarında eserleri bulunmaktadır. Fatih Sultan Mehmet’in yetişmesinde büyük emek ve gayret gösteren bu zat, Sahn-ı Seman Medreselerinin programını hazırlayanlar arasında çalışmalar yapmıştır.

Bir rivayete göre Sultan Fatih bir toplantı esnasında, sultanın kendisini sol tarafına, Molla Gürani’yi de sağ tarafına oturmasına kırılan Molla Hüsrev bu olay sonrasında Bursa’ya yerleşir. İlmi çalışmalarına Bursa’da devam edem Hüsrev Efendi 1480 yılında hayatını kaybeder. Bursa’da mezar taşında; ‘’Menba-ı İlmühüner, Varis-i ulume Hayr-il beşe, Fazlı mürşidi eser Sahibüd-Dürer vel Gurer Mevlana Muhammed Hüsrev’’ kitabesi yazar.

Eserleri;
Dürer-ül Hükkam fi Şerh-i Gurer-il Ahkam
Şerh-ul Miftah
Şerhut-Telvih
Şerhu Usül-ül Pezdevi

   İbrahim BEYAZIT  Araştırmacı Yazar
 
 Tokattan.net
  ibrahimbeyazit60@gmail.com


Yazarın Diğer Yazıları

Hasan AÇIKEL | Son Kale Çanakkale

Hiç yorum yok
Tokattan.net | Hasan AÇIKEL | Son Kale Çanakkale
Ç
anakkale deyince aklınıza ne geliyor?
Çanakkale, 18 Mart 1915 tarihiyle özdeşleşen, üzerine şiirlerin yazılıp okunduğu, memleket türkülerinin söylendiği, sinema diliyle beyaz perdeye aktarılan kahramanlık hikayelerinin anlatıldığı sadece bir gün veya bir haftadan mı ibaret? Çanakkale; Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın, Tokatlı Kınalı Ali'nin, Onbeşlilerin, Seyid Onbaşı'nın tarih sahnesine çıktığı, binlerce isimsiz kahramanın yanı sıra yüz binden fazla okumuş ve aydın evladın şehit düştüğü savaşın adıdır aslında. 

Evet, yüz binden fazla okumuş ve aydın...

Çanakkale savaşının kahramanlarından Gazi Mustafa Kemal bu acı tabloyu "Biz, Çanakkale’de bir Dar-ülfünun (Üniversite) gömdük" sözleri ifade eder ki vatanın müdafaası için öğrenciler cepheye koşmuş ve şehit düşmüş, okullar mezun verememiştir.

1912’de 60 mezun veren Galatasaray Lisesi, 1915 yılında 18, 1916’da 4 ve 1917 ise sadece 5 öğrencisini mezun verebildi. Çanakkale’ye gönüllü olarak giden İstanbul Lisesi öğrencileri, 13 Mayıs 1915’te Arıburnu’na sevk edilen ikinci tümene katıldılar. İstanbul Lisesi bu taarruzda 50 öğrencisini kaybetti. Vefa Lisesi ve Çapa Erkek Öğretmen Okulu ise bu yıllarda öğrencileri Çanakkale Savaşı’na katılıp, şehit düştüklerinden mezun bile veremedi.

Sadece İstanbul'da değil tüm yurttaki okullar, Çanakkale'de savaşmak için cepheye giden öğrencileri nedeniyle boşaldı. 1916-1917 öğretim yılında Balıkesir Lisesi, Çanakkale Savaşları’nda 94 şehit verirken Balıkesir Erkek Muallim Mektebi, 1914-1918 yılları arasında yalnızca 2 mezun verebildi. 17 yaşında cepheye giden Sivas Lisesi öğrencileri okuldan ayrılırken, hocalarına hitaben tahtalara; “Hocam biz Çanakkale’ye gidiyoruz. Hakkınızı helal edin.” diye yazdılar. 1915’te Sivas Lisesi hiçbir  mezun veremedi. Serhad şehri Edirne'de, Edirne Lisesi’nin harbe katılan öğretmen ve öğrencilerinden geri dönen olmadı. 1911’de 64 öğrencisini mezun eden Kastamonu Abdurrahman Paşa Lisesi 1916- 1917’de hiç mezun veremedi. Trabzon, Erzurum ve Konya Gazi Liseleri'nde de durum bundan farksızdı.

Bu savaş “Çanakkale İçinde Aynalı Çarşı” türküsündeki gibi ülkeye “gençliğim eyvah” dedirtti ama o öğrencilerin cesareti aşılayan mücadelesi, hem Çanakkale’den zaferle dönenlerin hem de sonraki kuşakların vatanı müdafaasındaki kararlılığını artırdı.

Çanakkale'de ecdadımız, dünyanın en gelişmiş ve güçlü ordularına karşı olmazları olduran, bütün dünyayı hayretler içerisinde bırakan bir zafere imza atan ecdadımız, aslında imanın, azmin, birlik ve beraberliğin neleri yendiğini ispatladı, bizlere. Geleceği inşa edecek nesillerin yetişmesi adına sadece bu olay, bu bölge ve bu zafer dahi gençlerimizin millî şuur kazanmalarına yetecek kadar örneklerle dolu idi.

Hep anlatılır ya... 

Dönemin Başbakanı Turgut ÖZAL, eğitim alanında uzman Japon heyetini ülkemize davet eder ve heyetten ülkemizde eğitim için çalışmalar yapmasını ister. Heyet, Türkiye'de eğitim adına araştırmalar yapar. Bir vakit sonra zamanın Milli Eğitim Bakanı Vehbi DİNÇERLER ve Başbakanı Turgut ÖZAL'ın huzuruna çıkar ve hazırladıkları araştırma sonuçlarından bir sunum yapar. Sunumda içerisinde konuşmalar öyle bir noktaya gelir ki, sunumu yapan Japon uzman gençlerimiz üzerindeki eğitimin yetersizliğini şu soğuk cümle ile yüzümüze çarpar:
- Bu eğitimle gençlerinize millî şuur vermeniz mümkün değildir! 

Şok etkisi yapan bu tespitten sonra Turgut ÖZAL sorar;
Siz Japonlar gençlerinize millî şuuru nasıl veriyorsunuz, nasıl bir eğitim programı uyguluyorsunuz ki; bizimkini yetersiz buluyorsunuz?
Japon uzman şu bilgiyi verir: 
Biz eğitime şok testler uygulayarak başlarız. Önce çocukları uçak kadar hızlı giden trenlere bindirir ve çok katlı yollardan geçiririz. En üstün teknolojiyi gösterir, robotlarla çalışan dev fabrikalarımızı gezdiririz. Bu baş döndürücü teknoloji karşısında sarsılan ve şoke olan çocuklarımıza deriz ki:
"İşte gördüğünüz bu hızlı trenleri ve üstün teknolojiyi sizin atalarınız yaptı. Eğer siz daha çok çalışırsanız daha hızlı giden ulaşım araçları yapar, daha üstün teknoloji meydana getirir, daha modern fabrikalar kurarsınız." Sonra çocuklarımızı Hiroşima ve Nagazaki'ye götürüp düşmanın harap ettiği bölgelerimizi gezdirir ve bu defa da onlara deriz ki: "Bakın, eğer siz birlik beraberlik içinde çalışmazsanız, işte düşmanlar sizin ülkenizi böyle yakar yıkar, bu hale getirirler. Ama birlik beraberlik içinde çalışırsanız, güçlü olursunuz, düşmanlarınız size saldırmaya cesaret edemezler. Dünyadaki devletler size saygı duymaya mecbur kalırlar. Artık birlik beraberlik içinde çalışmak ve çalışmamak konusunda kararınızı siz verin!.." Bu örneklerle çocuklarımız kendilerine gelerek iyi ve çalışan birer Japon genci olma yolunda millî bir şuur ve heyecanla okumaya yönelirler.
Japonların bu tespitlerini sundukları sırada geriden bir ses duyulur: 
İyi de bizim sizin gibi Hiroşima ve Nagazaki'miz yoktur ki...  
Geriden gelen ses karşısında heyecanlanan Japon eğitimci hemen cevap verir:
Sizin Hiroşima ve Nagazaki gibi yerleriniz bizimkilerden çok daha etkilidir. Bir metrekareye bin merminin düştüğü Çanakkale Zaferi'nin kazanıldığı tarihî savaş alanları sizde. Çocuklarınızın ve gençlerinizin şok olması için yeter de artar bile Çanakkale. Dünyanın en gelişmiş ve güçlü ordularına karşı Türkler olmazları olduruyor ve bütün dünyayı hayretler içerisinde bırakan bir zafer kazanıyorlar. İmanın, azmin, birlik beraberliğin neleri yendiğini ispatlıyorlar burada. İşte sadece bu olay, bu bölge ve bu zafer dahi gençlerinizin millî şuur kazanmalarına yetecek örneklerle doludur. Bu sebeple gençlerinizi gruplar halinde Çanakkale'ye götürüp gezdirmelisiniz. Her Türk genci Çanakkale savaşlarının yapıldığı bölgeyi bilerek gezmeli, atalarının ne olmazları başardığını gururla görmeli, iftiharla öğrenmelidirler. Daha sonra onlara demelisiniz ki: Sizler de birlik beraberlik içinde çalışmazsanız düşmanlarınız yine gelirler, Çanakkale'yi işgal etmeye kalkışırlar, yurdunuzda özgür yaşamayı size layık görmezler, tutsakları durumuna düşürmek isterler... Ama çalışır, teknolojiyi yakalarsanız ülkenizi kalkındırır, ilerleyen ülke haline getirirsiniz. Başınız dimdik durursunuz yabancıların karşısında!...
Çanakkale savaşının yaşandığı tarihi Gelibolu Yarımadası'nın içinde bulunduğu Milli Park, 2005 yılından sonra yenilendi, yollar yeniden asfaltlandı, şehitlikler ve eserler köklü bir bakım ya da yenilemeden geçirildi. 

Günümüzde ecdadın savaştığı ve şehit kanlarıyla suladığı o toprakları görmek isteyen insanlar; okullar, belediyeler ve dernekler tarafından organize edilen kültür turları ile ya da kişisel araçlarıyla Çanakkale'yi ziyaret edip şehitlerimizi yad ediyorlar.

Bizde tekrar tekrar; "Bu toprakları bize vatan yapan şehitlerimizi rahmet ve dua ile anıyoruz..."

   Hasan AÇIKEL  Tokattan.net Genel Yayın Yönetmeni
 
 Tokattan.net
  tokattannet@gmail.com

İbrahim BEYAZIT | Başçiftlik'in İlk Öğretmenlerinden Kazım ÖZCAN

Hiç yorum yok
Tokattan.net | İbrahim BEYAZIT | Başçiftlik'in İlk Öğretmenlerinden Kazım ÖZCAN
B
aşçiftlik ne yazık ki tarihteki yerini bir türlü netleştirememiş, son dönemde yazılanların, söyleşilerin ve anlatılanların ötesine gidememiştir. Kimisi için cennet, kimisi için ekmek mücadelesi olan bu şehir var olma mücadelesi içinde yitip gitmektedir. Çok az sayıda tarihi bilgiye sahibiz Başçiftlik hakkında, ne yeraltı ne de yer üstü araştırmaları yapıldı. Özellikle son yıllarda adından söz ettirdi ama yine de hak ettiği değeri bulamadı. Aktif olarak yaşayan nüfusun yüzde doksanı yaşlı ve emeklilerden oluşmaktadır. Gerek coğrafi konumu, gerekse iklimsel özelliklerinden dolayı Başçiftlik’te altı ay yaz, altı ay da çetin kışlar yaşanmaktadır.

Geçtiğimiz yaz, ağustos ayının serin bir akşamında bir dost meclisinde Başçiflik’i tartışırken lisede bir dönem tarih dersimize giren bir öğretmenimiz, büyüğümüz Başçiftlik’e 1925 yılında bir öğretmenin geldiğini ve yaşadıklarına dair hatıratlarını yazdığı ‘’BİZİM KÖYÜN MÜELLİFİ KAZIM ÖZCAN’’ adlı eseri şahsıma anlatmıştır. Ben de şimdilerde memleketimizin tarihine notlar düşebilmek adına bu yazıyı kaleme aldım.

Elbette yaşadığımız, havasından suyundan istifade ettiğimiz memleketimize; eğitim, sağlık, ulaşım, tarım gibi alanlarda şu partili bu görüşlü demeden, kimseyi ötekileştirmeden kim bu şehrin gelişimi ve değişimi noktasında hizmet ettiyse, kim bu davada emek sarf ettiyse o isimler yaşatılmalı ve hatıratları gün yüzüne çıkartılmalıdır.

Bizim Köyün Müellifi Kazım ÖZCAN

Uçlarını birleştirip Ordu ile Ünye’den güneye doğru çizerseniz, Karadeniz sahil dağlarından aşarak Kelkit Çayı kenarında kurulan Reşadiye ilçesinde birleşir. Bu iki çizginin kavşak noktasından tam sekiz saat kuzeye doğru yürünürse Canik Dağları’nın 300 metreye yakın kesiminde İskefsür ovasının batı ucunda oturan 300 haneli köyündeyim (Başçiftlik). Memuriyetimin ilk basamağı, yaşım 18’î dolduruyor, mevsim sonbahar, Kasım ayının başladığı ilk gün.

Halk arasında Başçiftlik’in kuruluşuyla ilgili en yaygın şeceresi ise şöyledir:  Padişah Yavuz’un Çaldıran kahramanı Mısır kurbanı Sinan Paşa, Horosan’dan gelirken şakır şakır akan bol sularına, balta girmeyen ormanlarına hayran olduğu için Başçiftlik’i kurmuş olmasıydı. 110 yaşında olan Ali Onbaşı’nın söylediğine göre Paşa’nın isteği üzerine Horosan’dan yapılan hamamın duvarları hala durmaktadır. Köyün en bilinen ve en geniş ailesi Tekkeşin Oğulları (Sinan Paşa’nın torunları), en geniş tarım arazilerine sahip ve köyde 33 senelik muhtarlık mührünü de ailenin elinde bulunmaktadır.

Kazım ÖZCAN, hatıratını anlatırken 33 yıldır muhtarlık mührünü elinde bulunduran Tekkeşin Oğulları sülalesinin hakimiyetini 2. Abdülhamit’in Yıldız Sarayı’nda milyonları idare etmesine benzetiyor. Ailenin en önemli özelliği merhametli, adil, cömert ve yardım sever olmasıydı. 

Yılın yedi ayı kar altında kalan köyde kışlar çok zor geçmekteydi. Halkın temel geçim kaynağı hayvancılıktı. Fakirliğin, yokluğun kol gezdiği köyde insanlar kıyafetlerini kendileri örerlerdi. Hemen hemen her evde bulunan el tezgahlarında kadınlar için şalvar, erkekler için aba (ceket, kaban)  dokunurdu. Çok kaliteli olmayan bu elbiseler insanları üç dört ay idare ederdi. Köyde hali vakti yerinde olanlar ise çapula ve çarık giyerlerdi. Yazın üretilen buğday ise temel besin maddesiydi bu köyde.

Temel ihtiyaçları karşılamak için Niksar’a veya Reşadiye’ye gidilirdi. Halkın ürettiği yumurta, tereyağı, koyun yünü, bal, ekmek ve çulları satmak için Keltepe’nin böğründen 6 saatte gidilen, 6 saatte gelinen Niksar yolculuğu hayatı daha da zorlaştırmaktadır. Bu zorlu yolculukta özellikle kış aylarında yollarda ölenler yaralananlar oluyordu. 

Kış mevsiminin bitmesine yakın, artık samanlıklar boşalmış, millette telaş başlar olmuştu. Özellikle Mart ayı Başçiflikliler için dert ayıydı çünkü; evde erzaklar, ahırdaki hayvanların da samanı otu tükenmek üzereydi. Köyün önde gelenleri köy odasında toplanır kimin neye ihtiyacı varsa belirlenir, kimde ne fazla ise ihtiyaç sahiplerine verilmesi kararlaştırılırdı. Bu samimi ve vefalı insanlar arasında olmaktan gurur duyuyor, kendimi artık Başçiftlikli olarak görüyordum.

Hele birde kış bitip bahar ayı geldi mi değmen köy ahalisinin keyfine. Çünkü mayıs ayı demek yaylalara göç demekti. Herkes koyununu, ineğini alır yaylanın yolunu tutardı. Mayısın 15’i dedi mi Başçiftlik’te çift sürme zamanıdır. Herkesi ayrı bir telaş alır köyde, bahar ayı arpa buğday ekim ayıdır; koyunların doğum zamanı, düğünlerin başlama ayıdır. Gençlerin dillerindeki türküler duygulara tercüman olur.

Yayla yolu yar yolu

Çevresinde çiçek dolu

Yayla gülü müsün yuvarlan da gel bana

Gelin misin kız mısın sarılacağım sana

Yıllar geçiyordu bu köyde.  Başçiflik’e geleli yedi sene olmuştu. Köyün manevi evladı olmuştum adeta. Osmanlı yıkılmış yeni bir Cumhuriyet kurulmuş, halk bitkin, yorgun ve çok sayıda şehit ve gazi vererek çıkmıştı savaştan. Kurtuluş savaşından Gazi olarak çıkan Cenik Ömer harp günlerini anlatır, köyün büyüğü olarak her anlamda bana destek olurdu. Yokluktan var olma mücadelesi veren bu köyde halkın geçim kaynağı tarım ve hayvancılık olmasına rağmen sebze meyve yılın belirli dönemlerinde bulunur; onu da Niksar’a Reşadiye’ye gidenler ve parası olanlar alırdı sadece. İlk geldiğim günden beri erkek çocuklarını olduğu kadar kız çocuklarını da okutmak istiyordum. Ne yazık ki köy hayatının ve yokluğun vermiş olduğu zor şartlar çocukları okula değil tarlaya, ev işlerine, sürülere, çobanlığa yönlendiriyordu.

Bu köyde yemekler mutfakta bulunan ocak başında yanan odun ateşinde pişirilirken aynı zamanda odanın da ısınması sağlanarak tasarruf edilirdi. İskefsür Ovası’nın batısında bulunan Başçiftlik’te 32 göz medrese ve köy odası bulunmaktaydı. Dini konular, gelenek ve görenekleri içeren sohbetler köyün önde gelen kişileri tarafından burada yapılırdı. O kişilerden Hasan Hoca ve Ayanoğlu Hacı Emmi maneviyatı güçlü olan insanlardı.

Yemen ellerinde Moskofa esir düşmüş Memet Çavuş, Hasan Hoca (din bilgini- Çorum'da müderrislik yapmıştır), Ahmet çavuş, Memet Ali, Halil Aymak, Topçu Çavuşu Ahmet Pehlivan, Muhtar Ahmet Çavuş, Ali Dayı, Mustafa Usta, Hasan Külekçi köyün önde gelen ihtiyar heyetiydi.

Ve Başçiftlik'te değişim vakti;

Köyün önde gelenleri koyun kesmişler et yapmışlar beni de misafir olarak davet etmişlerdi. 16 kişi yanan ocağın başında bir yandan sohbet ederken diğer yandan da odun ateşinde pişen eti yiyorduk. 

Alınan ilk karar Kalederesi’nin üstüne köprü yapılması ve camilerin ahşap olan minarelerinin onarılması oldu.

Köyün en önemli sorunu yeniliğe açık lakin halkı üretime teşvik edecek birinin olmamasıydı. Oysaki arazi üretime müsaitti. Bu köyde kavun karpuz hariç diğer sebze ve meyvelerin yetiştirileceğine kani idim. Bunları köylüye anlatmalı; hıyar, fasulye, kabak, domates, biber yetiştirmek ve üretimini öğretmek gerekiyordu. Niksar’ın o zorlu yollarını aşarak beş altı saate Niksar’a vardım ve sebze meyve tohumları alarak bir bahar sabahında bunların ekimini köylüye gösterdim. 

Aylar sonra emeklerimiz karşılığını veriyordu. Fasulyeler dökmüş, kocaman kabaklar olmuş, hıyarlar, maydanozlar mis gibi kokularıyla bahçemi güzelleştiriyordu. Ben, emeğimin karşılığını verimli topraklarda ve buz gibi sularda artık Başçiftlik’te de sebze ve meyve yetiştirildiğini görerek idrak ettim. Sürekli buğday ve arpa ekmek toprağı yormuş verimler iyice azalmış artık başka ürünlere de yönelmenin vakti gelmişti. Sağlığı yerinde olan gençler ve orta yaştaki insanlar Başçiftlik’ten çalışmak için Niksar’a, Erbaa’ya Çarşamba’ya ve Samsun’a giderlerdi. Belki de tarım gelişirse bu insanlar artık gurbete gitmeyecek, kendi geçimlerini sağlayabileceklerdi. Zaten çektikleri zahmetler, yorgunluklar dillere türkü olmuştu adeta.

Sarı çiçek Meryemim

Boyun alçak Meryemim

Düşman kol kol olmuş

Haydi kaçak Meryemim


Ak koyun meler gelir

Dağları deler gelir

Merak etme gülüm

Bir gün baş başa gelir

Köyde atları olanlar yün ve buğday karşılığında Ordu ve Cenik köylerinden patates, Zile’den nohut getiriyorlardı kışın yemek için. Acaba orada Ordu’da yetişen patates Başçiftlik’te yetişmez miydi? Bu sorunun cevabını aramak için bahçeme ektiğim patatesler yeşillenince öğrenmiş oldum ve benden mutlusu yoktu artık. Çünkü kendi kaderini yaşamaya mecbur kalan gönlü zengin köye tarımı öğreterek vefa borcumu ödeyecektim. Artık insanlar arpa ekmeği değil çeşitli sebze ve meyveleri hem üretecek hem de yiyecekti. Artık muvaffak olursam köylü bolluğa kavuşacaktı, tek isteğim de buydu.

1933’lü yıllarda (tahmini) Başçiftlik, hem okuma yazama oranının arttığı hem de başta patates olmak üzere bal üretimi ve muhtelif sebzelerle Niksar, Reşadiye ve Tokat’ı besleyen bir çiftlik olmuştu. Sadece tarımda değil giyim kuşamda da değişikliğe gidildi (ceket, pantolon, ayakkabı…)

Görüldüğü üzere 2000’li yıllarda Başçiftlik’te temel geçim ve besin kaynağı olan patates, 1925’li yıllarda bir öğretmen tarafından yetiştirilmiş, tarıma kazandırılarak günümüze ulaşmasını sağlanmıştır. Hem de bunu o yıllarda bir öğretmen başarmıştır.

Geçen yılların ardından artık Başçiftlik’te sadece buğday değil; patates, domates, biber, patlıcan, hıyar gibi çok sayıda sebze yetiştirildiği görüldü. Tabi bu konuda gayret ve desteğini hiç esirgemeyen İhtiyar Heyeti unutulamaz.

1945 yılına kadar Başçiftlik’te öğretmenlik yapan Kazım ÖZCAN, bu şirin ilçede sadece bir eğitimci olarak kalmamış; köyün tarım, ticaret, imar, ağaçlandırılması gibi pek çok alanda  hizmetlerde bulunmuştur. 1945 yılında uzun soluklu  hizmetinden sonra, bu köyün öz evladı oldum dediği yerden, Başçiftlik’ten, Samsun’a tayini çıkmıştır.  Hüzünlü ve buruk bir ayrılık yaşadığı bu ilçede arkasında onlarca hizmeti yapmanın mutluluğuyla da davasını, mesleğini bu sefer de Samsun’un muhtelif yerlerinde icra etmiştir. 1951 yılında ise öğretmenlik yaptığı yerleri, hatıratlarını yayınlamıştır.

Başçiftlik için eşi benzeri görülmeyen bir mücadele azminin anlatıldığı ‘’Bizim Köyün Müellifi Kazım ÖZCAN’a’’ ait olan bu hatıratta görüldüğü üzere 18 yaşında gençliğinin baharında öğretmenliğinin ilk görev yeri olan köyü nasıl kalkındırdığı anlatılmaktadır. O, bu köy için sadece bir muallim olmamış; Cumhuriyetle birlikte değişen ve gelişen Türkiye’nin Başçiftlik’teki neferi olmuştur. Mücadelesinden asla yılmadan bu halk için, bu köy için gece gündüz, yaz kış demeden çalışmıştır. Onun bu mücadelesine, davasına da halk da duyarsız kalmamış; o toy öğretmeni bağrına basmış, kendinden saymıştır. Onun gösterdiği yolda yürümüştür. Kendisinden bizler razıyız, Allah da razı olsun. Onun ektiği tohumlar bugün ağaç oldu, meyvelerini vermektedir. 

Kazım ÖZCAN ismini bu zamana kadar duymamamız büyük haksızlıktır. Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda ilçemize yaptığı unutulmaz hizmetleriyle, hala günümüzde de birçok insanın gelir kapısı olan tarım faaliyetlerinin temellerini atması münasebetiyle mücadelesinden bir an olsun vazgeçmeyen bu değerli şahsiyeti gün yüzüne çıkarmak ve hak ettiği değere kavuşturmak gerekiyordu. Naçizane bu görevi ben bu yazımla icra etmiş bulunmaktayım. Başçiftlik’in değişimi ve gelişimi noktasında bir dönüm noktası olan Kazım ÖZCAN’ın ismini yaşatmak adına bir mahalleye, sokağa hiç olmazsa bir çeşmeye verilerek yaşatmak bize biçilen bir vazife olsa gerek.

Rahmetle…

   İbrahim BEYAZIT  Yazar
 
 Tokattan.net
  ibrahimbeyazit60@gmail.com


Yazarın Diğer Yazıları

Hasan AKAR | Eski Bakanlarımızdan Ali Şevki EREK Üzerine

Hiç yorum yok
Tokattan.net | Hasan AKAR | Eski Bakanlarımızdan Ali Şevki EREK Üzerine
B
akanlar gelir geçer, bakanlar gelir geçer… Gözüyle bakanlar, sözüyle bakanlar ve yüreği ile bakanlar gelir geçer…

Tokat’ın sevilen, sayılan evladı Tokat Milletvekili ve Bakanlarımızdan Ali Şevki EREK ve ailesi hakkında bir makale yazmayı uzun zamandır düşünüyordum. Bu düşüncemi kendisine açtığımda “Hay hay hocam” deyip istediğim bazı bilgi ve fotoğrafları kısa sürede tarafıma ulaştırdı. Kendisine bu konuda çok müteşekkirim.

Yazıya nereden nasıl başlayacağımı düşünürken geçen yıl Ankara’dan alıp bazı dostlarıma da hediye ettiğim İş Bankası Kültür Yayınlarından Prof. Dr. İlhan BAŞGÖZ’ün  “Gemerek Nire Bloomington Nire, Hayat Hikâyem” adlı eseri beni rahatlattı. Eserin bazı bölümlerinde 1950-1952 yılları arasında görev yaptığı Tokat’tan ve Gazi Osman Paşa Lisesi’ndeki eğitim hayatından uzun uzadıya bahsediyordu. Hoca, hatıraların arasında 1951 ve 1952 yıllarında Edebiyat derslerine girdiği 4 B sınıfı öğrencilerine ve arkadaşları arasından Ali Şevki EREK’in derslere ve özellikle edebiyata olan ilgisi, tanınmış şair ve yazarlarla mektuplaşmalarından olacak O’na ayrı bir bölüm ayırmıştı. 
....
Folklor/Edebiyat Dergisi’ne 2019 yılında bir röportaj veren Bakanımız Ali Şevki EREK, hocası İlhan BAŞGÖZ’ün kendisine yazdığı mektuplardan bahsetmiş. O mektupta dikkatimi çeken bir bölümü aşağıya alıyorum. 13.06.1952 tarihli cevabi mektubunda;
Kardeşim Şevki,
... İnsanlar ayrılır Şevki. Tanışır, dost olur, sever, nefret eder ve sonunda gene ayrılır. Önemli olan şey iyi hislerle ayrılmaktır. Sizlerden aldığım her mektup bana vazifesini yapmış insanların rahatlığını duyuruyor. Demek ki diyorum; Şevki’nin saygılı sessizliği, Muhsin’in sabırsız ataklığı gösteriş için değilmiş. Not almak için dost olmamışız. İçimde hepinizin işgal ettiği sıcak yer kadar sizlerin de yüreğinde yaşamak ne güzel bilsen. Hele okumak, yazmak, memleketine kafası ve kalemi ile faydalı olmak isteklerinizi okudukça dünyalar benim oluyor. Bir …. (okunamadı) .yığın halinde yuvarlanıp giden insanlarımızın arasında sizler, sağlam ebedi zevkleriniz, temiz ideallerinizle yarınımıza açılan ümit pencereleri gibisiniz. Sizlerin hayallerinde, daha ilerinin, daha güzelin bana göz kırptığını görür gibi oluyorum. ...

Evet, Tokat Gazi Osman Paşa Lisesi Edebiyat 4 B sınıfı 279 numaralı Kültür Ve Edebiyat Kolu Başkanı olan öğrencisi Ali Şevki EREK Hocası İlhan BAŞGÖZ’ün dediği gibi memleketine kafası ve kalemi ile faydalı bir insan oldu. Liseden sonra 1959 yılında İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirip avukat olarak meslek hayatına atıldı. Başka yere gitmedi, memleketini tercih etti ve gün geldi şehrine ve ülkesine hizmet edebilmek için siyasete göz kırptı.

Avukatlıktan Siyasete

1966 yılında Adalet Partisi’ne kaydoldu. İl yönetiminde il başkan vekilliği dâhil değişik görevlerde bulundu. 14 Ekim 1973 Genel seçimlerinde mensubu olduğu partiden Tokat Milletvekilliğine seçildi. 31.03.1975-21.06.1977  (39. Hükümet) tarihleri arasında Gençlik ve Spor Bakanlığı yaptı. 5 Haziran 1977’de yapılan Genel Seçimde Adalet Partisi’nden Tokat milletvekili seçildi. 41. Hükümette 21.07.1977-1.11 1977 tarihleri arasında Devlet Bakanlığı yaptı. 1.11.1977- 5.01.1978 tarihleri arasında ikinci kez Gençlik ve Spor Bakanlığı görevine geldi.

12 Eylül 1980’deki askeri ihtilal sonrası o da siyasi yasaklılar listesine alındı. Bir süre serbest avukatlık yaptı. Bu süreçte yargılanan Eski Başbakan ve Adalet Partisi genel Başkanı Süleyman DEMİREL’in avukatlığını üstlendi. Yapılan referandumla yasakların kalkması ve demokrasiye geçiş sonrası 6 Kasım 1983’de yapılan 17. Dönem Milletvekili Genel Seçimlerine MGK’nin vetoları sebebiyle D.Y.P katılamadı. EREK, 29 Kasım 1987’de yapılan 18.Dönem Milletvekili Genel Seçimlerinde D.Y.P. ‘den birinci sıra adayı oldu ancak o günkü seçim sisteminin azizliğine uğradı ve seçilemedi. 

20 Ekim 1991’de yapılan 19. Dönem Milletvekili Genel seçimlerinde DYP ‘den Tokat Milletvekili seçildi. Kurulan 50. Hükümette (1. Çiller Hükümeti) 28.11.1993-30.05.1995 tarihleri arasında Gümrüklerden Sorumlu Devlet Bakanlığı yaptı. 14 Aralık 1994 de gümrüklerle beraber özelleştirmeden de sorumlu oldu. Aynı Hükümette  (50. Hükümet) 29.05.1995-05.10.1995 tarihleri arasında Ulaştırma Bakanlığı’nda bulundu.51. Hükümette  (2. Çiller Hükümeti) 5.10.1995-30.10.1995 tarihleri arasında, 52. Hükümette (3. Çiller Hükümeti) 30.10.1995-31.10.1995 tarihleri arasında Ulaştırma Bakanlığı yaptı.

O günkü Anayasa hükümleri gereğince genel seçimler sebebiyle Adalet ve İçişleri Bakanlarıyla birlikte hükümetten ayrıldı. 24 Aralık 1995’te yapılan 20.dönem Milletvekili Genel Seçimlerinde Tokat Milletvekili seçildi. 18 Nisan 1999’da yapılan 21.Dönem Genel Seçimlerinde DYP’den Tokat Milletvekili seçildi.

Erek, bütün bu dönemlerde genel başkanlığını Süleyman DEMİREL’in yaptığı Adalet Partisi’nde 2 yıl Genel Merkez Hukuk Bürosu Başkanlığı ve DYP de 3 yıl Kadın Ve Gençlikten Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı; Prof. Dr. Tansu ÇİLLER’in DYP Genel Başkanlığı döneminde Genel Başkan Yardımcılığı ve iki kez Genel Sekreterlik görevinde bulundu. 12 yıl Genel İdare Kurulu üyeliğinde (GİK) bulundu.

Ve günü geldiğinde aktif siyaseti bıraktı ama o çok sevdiği memleketini bırakmadı…

Tokat'ın Yeniden İmarı

Ali Şevki EREK Ağabeyimizin, milletvekilliği ve bakanlığı döneminde gitmediği, hizmet götürmediği, halkını kucaklamadığı, ulaşamadığı köy, mezra kalmadı.

O, bazı devlet adamları gibi eminiz ki; Sivas Valilerinden Halil Rıfat Paşa’nın ”Gidemediğin yer senin değildir” sözünü düstur edindi. Bakanımızın memlekete ve Tokat’a yapmış olduğu hizmetlerden uzunca bahsetmeyeceğim ama kısa bir geçiş yapacağım. Çünkü hizmetleri o kadar fazla ki bu makaleye birkaç sahifeye sığdırmamız mümkün değil. Ancak, O’nunla ilgili bir eser mutlaka hayata konulmalıdır.

Ali Şevki EREK’in bakanlık görevleri sırasında, ülkeye;  bütçeye konulan yatırım programları ile yüzlerce spor salonuna, kapalı yüzme havuzlarına ve Gençlik ve Spor Akademilerine;  Avrupa Birliği Uyum Mevzuatına, Otomasyona, Giriş Çıkış Kapıları düzenine, İhracatın kolaylaştırılması ve İhtisas Gümrüklerinin açılmasına;  her ile hava alanı projesine, Akdeniz Havzasında Yat Limanı Payına;  Gerçekçi Özelleştirme Uygulamalarına, özellikle kapanma aşamasındaki Karabük Demir Çelik’in, yörenin işçisine, emeklisine, esnafına, tüccarına 1 TL ‘sına ( Bir Türk Lirası) devrine yönelik hizmet ve katkılarının şahidiyiz. (Biliyoruz ki, şu anda Karabük Kardemir ismiyle Türkiye’nin en büyük kuruluşları içinde 27.sıradadır)

Evet, Türkiye’ye yapılan bu büyük hizmetlerin ve yatırımların sahibi Sayın Bakanım, umarım ki kendi anılarını yazar da fazlasıyla öğreniriz.

Tokat’ta nereye bakarsanız Bakanımızın izlerini çok rahatlıkla görebilirsiniz. Zaten Tokat halkının zihinlerinden silinmeyecek iki bakan vardır: Sayın Ali Şevki EREK ve Sayın Metin GÜRDERE.

Tokat’ın yetiştirdiği, çalışkan, hizmet eri, dürüst, hizmette ve insanlar arasında ayrım yapmamış ve adları en ufak bir şaibeye karışmamış iki ayrı değer.

Devlet de, halk da bu değerli isme vefasını ismini yaşatarak göstermeyi yeğlemiştir. Şehirdeki bazı tesislerde Ali Şevki Erek adı hemen göze çarpar. GOP Üniversitesi Ali Şevki Erek Yerleşkesi, ,Tokat Ali Şevki Erek Yüzme Havuzu, Turhal (Dökmetepe) Ali Şevki Erek Çok Programlı Anadolu Lisesi, Başçiftlik Ali Şevki Erek Parkı, Almus Ali Şevki Erek Caddesi, Çamlıbel Ali Şevki Erek Caddesi, Zile Yıldıztepe Ali Şevki Erek Caddesi, Almus Erek Mahallesi bunlardan bazılarıdır.

Ortadoğu’nun en büyük tesisi Tokat Sigara Fabrikası, Yaprak-Tütün İşletme Merkezleri, Gazi Osman Paşa Üniversitesi, Fakülteler  (Özellikle Tıp fakültesi ), Meslek Yüksek Okulları, (Özellikle Spor Yüksek Okulu) ,Tokat Havaalanı, Kapalı Spor Salonları, Yüzme havuzları, Yollar, Köprüler, Asfaltlar;

Tokat 26 Haziran Atatürk Kültür Sarayı, Tokat Gümrük Müdürlüğü, yollar, okullar, hastaneler, kan merkezi, sağlık ocakları, askeri tesisler, (Özellikle Muhittin Fisunoğlu Paşa’nın verdiği bilgiler üzerine Piyade Eğitim Taburu, sonra Piyade Alayı oldu) barajlar, göletler ve sulama şebekeleri ve daha nice yatırımlar,  sayısız istihdam imkânları…

Sayın Bakan beş dönem Tokat Milletvekilliği, beş yıl çeşitli bakanlık görevlerinde bulundu. Görev süreleri içinde kapısını kimseye kapatmadı. 17 yıl Ankara’da kirada oturdu, sonra lojman tahsis edildi. Nihayetinde bir ev alıp eşinin sağlık nedenleriyle Ankara’ya yerleşti. Ancak Tokat’la kurulan bağını hiç koparmayarak sık sık memleketine gidip geldi. Tokat’a her gelişinde imkânları ölçüsünde resmi kurumları, sivil toplum teşekküllerini, esnaf kuruluşlarını ziyaret etti, görüşlerini paylaştı. Halkıyla buluşup dertleşti.

Düşünün ki, bir zamanlar şehrin en zengin esnaflarından birinin evladı o yıllarda İstanbul Hukuk Fakültesini bitirmiş, avukat olmuş, sonra memleketi için siyasete gönül vermiş, milletvekili seçilmiş, bakanlık yapmış, devletin üst kademeleri ile çalışmış, düşünen olur ki bu durumda zenginliğine zenginlik katanlar olur. Ama O, yetiştiği ailesi ile daima kalbinde Allah korkusu, memleket sevgisi var olan bir insandır. Onun için atadan kalanları da milletine hizmet yolunda harcamaktan çekinmez. En güzeli de geride tertemiz bir geçmiş ve onurlu bir isim bırakır.

İşte bu isim şimdi eşiyle birlikte Ankara’da mütevazı bir hayat sürdürüyor.
....
Evet, kısaca da olsa saygıdeğer Bakanımızın hizmetleri ve ailesi hakkında bildiklerimizi, düşüncelerimizi siz değerli okuyucularımızla paylaşmaya gayret ettik. Biz, halkının belleklerine yerleşmiş, icraatları ve mümtaz şahsiyeti ile unutulmayacak bir isim olan Sayın Bakanımıza Yüce Mevlâ’dan sıhhat dolu yıllar temenni ediyoruz.

   Hasan AKAR Yazar
 
 Tokattan.net
  hasanakar58@hotmail.com


Bu yazı Hasan AKAR'ın Tokat Hürsöz Gazetesi'ndeki Düşünce Durağı köşesinden alınmıştır.    


Yazarın Diğer Yazıları
Okumadan Geçme
Tokattan.net © 2016-2021 Tüm hakları saklıdır.